<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[HaFıZLaR.CoM - KuRaN-ı KeRiM BeKÇiLeRi - HaFıZLaRıN BuLuŞmA NoKTaSı - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.hafizlar.com/frm/</link>
		<description><![CDATA[HaFıZLaR.CoM - KuRaN-ı KeRiM BeKÇiLeRi - HaFıZLaRıN BuLuŞmA NoKTaSı - http://www.hafizlar.com/frm]]></description>
		<pubDate>Mon, 21 May 2012 00:32:16 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Yemek ve pasta tarifleri]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=73</link>
			<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 15:13:49 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=73</guid>
			<description><![CDATA[HALLEYLİ KREMŞANTİLİ ÇİKOLATA SOSLU PASTA<br />
MALZEMELER<br />
2.10 . Paket  Haley  çikolatalı bisküvi<br />
2.Paket krem şanti<br />
2.Bardak süt<br />
1.Paket  Çikolatalı sos<br />
<br />
HAZIRLANIŞI<br />
Çok basit ve kolay  krem şaniyi sütle çırpıyor ve biraz soğuması için buzdolabında bekletiyorsun.Haleyleri küp küp doğrayıp  krem şantinin içine karıştırıyorsun ve  hangi kalıpta  hazırlıyacaksanız o kalıbın içine flim streç yerleştiriyorsun.biraz daha buzdolabında bekletip  servis  yapacağınız zaman sosu üstüne döküyorsunuz.<br />
<br />
Afiyet olsun şifa olsun lop lop et olsun <img src="http://www.hafizlar.com/frm/images/smilies/biggrin.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Big Grin" title="Big Grin" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HALLEYLİ KREMŞANTİLİ ÇİKOLATA SOSLU PASTA<br />
MALZEMELER<br />
2.10 . Paket  Haley  çikolatalı bisküvi<br />
2.Paket krem şanti<br />
2.Bardak süt<br />
1.Paket  Çikolatalı sos<br />
<br />
HAZIRLANIŞI<br />
Çok basit ve kolay  krem şaniyi sütle çırpıyor ve biraz soğuması için buzdolabında bekletiyorsun.Haleyleri küp küp doğrayıp  krem şantinin içine karıştırıyorsun ve  hangi kalıpta  hazırlıyacaksanız o kalıbın içine flim streç yerleştiriyorsun.biraz daha buzdolabında bekletip  servis  yapacağınız zaman sosu üstüne döküyorsunuz.<br />
<br />
Afiyet olsun şifa olsun lop lop et olsun <img src="http://www.hafizlar.com/frm/images/smilies/biggrin.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Big Grin" title="Big Grin" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nefis belası]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=72</link>
			<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 11:45:14 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=72</guid>
			<description><![CDATA[Es selamu Aleykum,<br />
<br />
Hakkinizi helal edin, size  bir parca tavsiye etmek istiyorum. Sanirim cogumuz nefsin ne oldugunu biliyor. Fakat zannimca nefsimizi biraz hafife aliyoruz. Bunun nedeni de, ya kendimize guvenimizin sonsuz olusu veya bilgisizlikten/suursuzluktan ileri geliyor galiba.<br />
<br />
Lutfen alttaki parcayi okuyalim ve gereken suuru elde edelim insaAllah ....<br />
<br />
<br />
=====<br />
Nefis Belasi<br />
<br />
Ben şahsen mânânın Herkülü bile olsam, bir salise nefsimle başbaşa kalmadan Allah'a sığınırım. Muhal farz perde-i gayb açılsa, arş-ı rahman'ı temâşâ etsem, o bağın gülünden nergisinden gönlüm ilhamlarla dolup taşsa hatta, sözgelimi uzak istikbalim adına beraat va'di alsam, yine derim ki: "Allah'ım beni benimle başbaşa bırakma; beni hep Sen evir çevir." Ben doğru işlerden bile yanlış şeyler çıkarabilirim. Çünkü tabiatımda beni yanlışlıklara çeken yanlarım pek çok. <br />
<br />
Bütün bunlarla ifrat ediyorsunuz derseniz, derim ki: Allah Resûlü sabah-akşam "Allah'ım, beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başbaşa bırakma" duasını dilinden düşürmüyordu. Eğer âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü böyle davranıyorsa, bu bize bir işarettir ki, kimse garantinin zerresine sahip olduğunu iddia etmemelidir. Eğer O böyle diyorsa, Hz. Musa da Hz İsa da Hz Davut da öyle der. Kaldı ki bir başka yerde yine O, "hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez" buyurur. <br />
<br />
Evet isterse birisi büyüklüğüyle, başarılarıyla, muvaffakiyetleriyle, zaferleriyle dillere destan olsun; emirliğiyle "ni'mel emir" dedirtecek seviyeye; ordularıyla "ni'mel ceyş" dedirtecek ufka ulaşsın; binler, yüzbinler İstanbul fethetsin... evet bütün bu başarılar, kurtuluşumuz adına eğer İlâhî teyidat yoksa, hiçbir şey ifade etmezler. "Allah, rahmetiyle bizi sarıp sarmalar ve fazlıyla kuşatırsa işte zaman kurtuluruz." Yoksa -hafizanallah- cennet yolu benim için çok rahat, Allah'a ulaşma hazır ayağımın dibinde, az yürüyünce varırım mülahazaları.. şeytanî mülahazalardır.<br />
<br />
Not:Alıntıdır]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Es selamu Aleykum,<br />
<br />
Hakkinizi helal edin, size  bir parca tavsiye etmek istiyorum. Sanirim cogumuz nefsin ne oldugunu biliyor. Fakat zannimca nefsimizi biraz hafife aliyoruz. Bunun nedeni de, ya kendimize guvenimizin sonsuz olusu veya bilgisizlikten/suursuzluktan ileri geliyor galiba.<br />
<br />
Lutfen alttaki parcayi okuyalim ve gereken suuru elde edelim insaAllah ....<br />
<br />
<br />
=====<br />
Nefis Belasi<br />
<br />
Ben şahsen mânânın Herkülü bile olsam, bir salise nefsimle başbaşa kalmadan Allah'a sığınırım. Muhal farz perde-i gayb açılsa, arş-ı rahman'ı temâşâ etsem, o bağın gülünden nergisinden gönlüm ilhamlarla dolup taşsa hatta, sözgelimi uzak istikbalim adına beraat va'di alsam, yine derim ki: "Allah'ım beni benimle başbaşa bırakma; beni hep Sen evir çevir." Ben doğru işlerden bile yanlış şeyler çıkarabilirim. Çünkü tabiatımda beni yanlışlıklara çeken yanlarım pek çok. <br />
<br />
Bütün bunlarla ifrat ediyorsunuz derseniz, derim ki: Allah Resûlü sabah-akşam "Allah'ım, beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başbaşa bırakma" duasını dilinden düşürmüyordu. Eğer âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü böyle davranıyorsa, bu bize bir işarettir ki, kimse garantinin zerresine sahip olduğunu iddia etmemelidir. Eğer O böyle diyorsa, Hz. Musa da Hz İsa da Hz Davut da öyle der. Kaldı ki bir başka yerde yine O, "hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez" buyurur. <br />
<br />
Evet isterse birisi büyüklüğüyle, başarılarıyla, muvaffakiyetleriyle, zaferleriyle dillere destan olsun; emirliğiyle "ni'mel emir" dedirtecek seviyeye; ordularıyla "ni'mel ceyş" dedirtecek ufka ulaşsın; binler, yüzbinler İstanbul fethetsin... evet bütün bu başarılar, kurtuluşumuz adına eğer İlâhî teyidat yoksa, hiçbir şey ifade etmezler. "Allah, rahmetiyle bizi sarıp sarmalar ve fazlıyla kuşatırsa işte zaman kurtuluruz." Yoksa -hafizanallah- cennet yolu benim için çok rahat, Allah'a ulaşma hazır ayağımın dibinde, az yürüyünce varırım mülahazaları.. şeytanî mülahazalardır.<br />
<br />
Not:Alıntıdır]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SEYDA MUHAMMED KONYEVİ(K.S)]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=52</link>
			<pubDate>Fri, 02 Sep 2011 13:31:41 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=52</guid>
			<description><![CDATA[Seyda Hazretleri, 1942 yılında Mardin ilinin merkezine bağlı Konaklı köyünde doğdu. Altı yaşına geldiği zaman o yıl köylerine açılan ilkokula kaydoldu. Öğrenime devam ederken aynı zamanda dayısının yanında Kur’an’ı Kerim öğrendi. Bu esnada dayısı;<br />
<br />
“Seni medreseye göndereceğim” dedi. Seyda Hazretleri’ nin okul öğretmenleri O’nu öğretmen okuluna gönderme kararı verdiler. Bu zaman zarfında Seyda Hazretleri, öğretmen okulunda belki namaz- larımı aksatırım endişesiyle, bu karara karşı çıktı. Okulu bitince bir süre kendi keçilerine çobanlık yaptı.<br />
<br />
Seyda Hazretleri medreseye gitmeden önce, küçük yaşlarında keçileri gütmeye giderdi. Köyleri kuraklık idi, çeşmeler yoktu. Keçileri gütmek için gece yola çıkarken sabah namazını kılmak için abdest suyunu yanında götürürdü.<br />
<br />
Her hangi bir sebeple suyu zayi olduğu (boşa gittiği) zaman:<br />
<br />
“Sabah namazının abdestini nasıl alacağım” diye geceyi uyumadan, hep düşünerek geçirirdi. Sabah namazını kılmak için arkadaşlarına, hayvanlarını teslim etmek suretiyle, epey uzaklıktaki köye doğru karanlıkta giderdi. Köye gelirken sabah namazının vaktinin geçmesinden, güneşin doğmasından hep endişe ederdi. Köye vardığında ise henüz sabah namazı vakti girmemiş olurdu.<br />
<br />
Bunların hepsinin Allah-u Zülcelal’in bir ikramı, O’nun bir nimeti olduğunu ifade ederdi. Bunları; kendi kemalatı olduğunu açıklamak için değil, Allah’ın kendi üzerindeki bir nimeti olduğunu açıklamak için söylerdi.<br />
<br />
Bazen camiye, cemaata giderdi. Köy halkından o yaştakiler<br />
<br />
arasında camiye gelen yoktu. Köyünün imamlığını yapan annesinin akrabası onun için, fazla cemaate gelmesin ona nazar değecek derdi.<br />
<br />
Bunlar medreseye gitmeden önce küçükken yaşadığı olaylardı. Sabahleyin erkenden kalkar, karanlıkta camiye giderdi. Çok küçük yaşta bu kadar çok ibadete düşkün olduğu için, bazı insanlar:<br />
<br />
“Bunu Yecüc-Mecüc kaldıracak” derlerdi. O, bunları, hiç kimse ona zahiri olarak irşad yapıp, tavsiye etmediği; ona bunları anlatmadığı halde yapıyordu. Bu da gösteriyor ki, bunlar Allah’ın ona bir ikramıydı.<br />
<br />
Seyda Hazretleri, aradan bir süre geçince yanına bir yatak alarak evden kaçtı. Bir medreseye yerleşti. O günlerden bahsederken;<br />
<br />
“O günlerin tadı bambaşka idi. İlim ve din aşkı bizi öyle sarmıştı ki, eve geldiğim zaman, akrabalarımız, ilim ve din aşkından deli olacaksın diye üzüldüklerini beyan ederlerdi” diye aktarıyor.<br />
<br />
Medrese yılları boyunca bütün arkadaşları ile hoş geçinmeye çalışır ve azami dikkat sarfederdi. Hocalarını da memnun etmek için var gücü ile çalışırdı. Hatta hocalarından birisinin şöyle dediği nakledilmiştir:<br />
<br />
“Yalnız o talebeliğin hakkını veriyordu.” Seyda Hazretleri hocalarını anarken,<br />
<br />
“Allah onlardan razı olsun” diye dua ediyor.<br />
<br />
Medrese arkadaşları ile çok iyi geçinmesine rağmen, birgün bir arkadaşı ile ağız kavgası yaptı. Şer’an dahi arkadaşı haksız olmasına rağmen o gece herkesin uyumasını bekleyip, daha sonra gidip arkadaşından özür dilemiş ve helalleşmiştir.<br />
<br />
Böyle davranmasına neden olarak şu ayet-i celile’yi göstermiştir;<br />
<br />
“Bir kimse sahibi bilcemden (birlikte olduklarından) sorulacaktır.”<br />
<br />
Seyda Hazretleri Van’ın Gürpınar İlçesinde okudu. Hocaları Seyda-i Molla Abdülbaki, Şeyh Muhammed Diyauddin’in (k.s.) torunlarından Şeyh Takyed-din’in halifesi idi. Onun yanında okurken elini sırtına vurarak:<br />
<br />
“Maşaallah! Değil ki ay ay, gün gün ilerliyorsunuz” diye, onu takdir ediyordu.<br />
<br />
Daha sonra hocalarından biri olan Seyda-i Molla Süleyman Baniki’nin yanına geldi. O, çok yaşlı idi. Hatta Şah-ı Hazne (k.s.)’nin halifesi olan Şeyh Abdürrezzak da ondan ders almıştır. .<br />
<br />
Seyda Hazretleri bir arkadaşı ile beraber medreseden ayrılmaları icap etti. O zaman Seyda-i Süleyman Baniki onları yanına alıp evine götürdü ve çay ikram etti. Dedi ki;<br />
<br />
“Bugüne kadar çok talebe okuttum. Ancak hiçbirinin gidişine bu kadar üzülmedim. Siz hem talebe olarak, hem de ahlâk olarak çok başkasınız. Gidişiniz beni üzüyor.” İşte hocalarını böyle memnun ederdi.<br />
<br />
Daha sonra birkaç hocaya daha gittikten sonra, son olarak kayınpederi Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri’ nin yanına geldi.<br />
<br />
Medrese yılları esnasında bütün talebeler harmana çıkarak, zekat toplarlardı. Seyda Hazretleri okumasına devam ederdi. Ramazan ayında civar köy camilerine giderek imamlık yapıp harçlık temin ederdi. Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri’nin yanında yaklaşık bir sene kaldıktan sonra icazet aldı.<br />
<br />
Ondan sonra Allah-u Zülcelal nasip ettiğinden, Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri tarafından, onun güzel ahlakı beğenildiğinden dolayı kızıyla evlendirildi.<br />
<br />
Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri’nin yanında iken icazetine iki ay kala rüyasında şöyle gördü: Şah-ı Hazne’nin oğlu Şeyh Alaaddin’in bir elçisi, Şeyh Alaaddin’in ona şöyle dediğini naklediyordu:<br />
<br />
“Ben filan yerdeyim, bekliyorum, acele olarak gel.” İcazetini aldıktan ve kendi köyüne imam olduktan sonra, bu rüyanın işaretiyle Şah-ı Hazne’nin (k.s.) oğlu Şeyh Alaaddin’in yanına giderek ondan tarikat aldı. Gece sekiz şartı yaptıktan sonra, sabahleyin Şeyh Alaaddin onunla bir görüşme yaparak, şöyle sohbet etti:<br />
<br />
“Tarikata girildikten sonra sabahleyin teveccüh yapılması uygun olur. Fakat ben hasta olduğum için teveccüh yapamadım. İnşaallah<br />
<br />
daha sağ olursam uzun müddet beraber olacağız.”<br />
<br />
Daha sonra ona beşbin vird verildi. İki-üç gün çektikten sonra Şahı Hazne’nin (k.s.) saliklerine, hocalara şöyle dedi:<br />
<br />
“Kalbimin; dilimin Allah dediği gibi, dediğini hissetmiyorum.” Bunun üzerine o hoca öbür hoca arkadaşlarına dedi ki:<br />
<br />
“Hele bir bakın! Biz kaç senedir vird çekiyoruz bizim kalbimiz, dilimiz gibi söylemiyor; o iki-üç gün vird çekti, istiyor ki kalbi dili gibi Allah desin.” Bir hafta kadar orada kaldıktan sonra eve döndü. Kısa bir zaman sonra da Şah-ı Hazne’nin oğlu Seyh Alaaddin vefat etti.<br />
<br />
Dayısı, Konaklı Köyü’nün imamı idi. O kişi bu görevden ayrılınca köy halkı görevi kendisine teklif ettiler. Seyda Hazretleri kendi köyü olması sebebiyle kabul etmek istemedi. Ancak ısrar üzerine onlara iki şart koştu.<br />
<br />
Bunlardan biri davul zurnalı düğünlerin terk edilmesi ve kadın erkek bir arada oynamamaları idi.<br />
<br />
İkincisi ise beraberinde getirdiği talebelerin bakımının üstlenilmesi idi.<br />
<br />
Köylüler bu şartları kabul ettiler. Orada küçük bir medrese yaparak, üç yıl ikamet etti. O günlerden kalan bir anı şöyledir:<br />
<br />
Köy halkından birisi başka bir köyden kız istedi. Kız tarafı davul zurnalı düğün isteyince, şu cevabı aldılar:<br />
<br />
“Kızınızı altınla süsleyip verseniz de, biz imamımıza söz verdik. İsterseniz vermeyin.”<br />
<br />
Üç yıl sonra kendi tabirlerince oradaki nasibi bitti ve köylülerden birisi düğününü bu şekilde yapınca, oradan ayrıldı. Bazı geceler hayırlı bir yer ve hayırlı bir nasip dileyerek ağladığını anlatırdı.<br />
<br />
O sıralarda Gavs Hazretleri (k.s.) vefat etmiş ve Şeyh Seyda Muhammed Raşid Hazretleri irşada başlamıştı.<br />
<br />
Muhammed Raşid Hazretleri, Seyda Hazretleri’ni Menzil’e davet etti. Yanlarında Seyda Molla Abdussamed Hazretleri olduğu halde, Menzil’e geldi. Yirmi küsür sene Seyda Muhammed Raşid Hazretlerinin<br />
<br />
yanında kaldı, hizmetinde bulundu. O günleri anarken de,<br />
<br />
“Keşke bütün ömrümüz hizmetlerinde geçseydi, Allah (c.c.) onlardan razı olsun” diye anlatırken gözleri doluyor.<br />
<br />
Bazı insanlar tarafindan şöyle anlatılır:<br />
<br />
“Şeyh Seyda Muhammed Raşid Hazretleri’ne ricacı olarak gönderilirdi. Çünkü Seyda Hazretleri O’nu çok severdi.” Bazen ona;<br />
<br />
“Seyda Hazretleri sizi çok seviyor” dendiği zaman;<br />
<br />
“O benim kemalatımdan değil, Seyda Hazretleri’nin şefkat ve merhametindendir” derdi.<br />
<br />
Bazı nedenlerle oradan ayrılma söylentisi üzerine, Seyda-i Şeyh Muhammed Raşid (k.s.) şöyle dedi:<br />
<br />
“Senin Menzil’den ayrılman benim yüz Ölümüme bedeldir. Ben bulunduğum müddetçe burada olacaksın. Benimle geldin, benimle gideceksin.”<br />
<br />
Bu, Seyda Hazretlerî’nin ona karşı sevgisine çok büyük bir işarettir. İnsan derin olarak düşünürse, Seyda Hazretlerinin bu lafı kullanması hayatta iken onunla beraber yaşamayı ve ondan ayrılmamayı istemesine işarettir.<br />
<br />
Seyda Muhammed Konyevî Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretleri’nin vefatından sonra, bir seneye yakın teberrüken Menzil’de kaldı.<br />
<br />
Daha sonra Seyda Muhammed Raşid Hazretleri’nin hayatta iken işaret buyurdukları Konya’ya hicret ettiler.<br />
<br />
Konya’ya  (Konya’nın  Ankara yolu üzerinde 18. km’sindeki Kayacık Köyü yakınında İkinci Organize Sanayi Karşısında) yerleştikten sonra kısa zamanda Sadatların himmetleriyle bir hizmet halkası kurulmuş ve gidip gelenlere vesile olmak suretiyle, bu hizmet sürdürülmektedir.RABBİM SAADATLARIN HİMMETİNDEN AYIRMASIN AMİN<br />
<br />
ALINTI(KONYEVİ.NET)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Seyda Hazretleri, 1942 yılında Mardin ilinin merkezine bağlı Konaklı köyünde doğdu. Altı yaşına geldiği zaman o yıl köylerine açılan ilkokula kaydoldu. Öğrenime devam ederken aynı zamanda dayısının yanında Kur’an’ı Kerim öğrendi. Bu esnada dayısı;<br />
<br />
“Seni medreseye göndereceğim” dedi. Seyda Hazretleri’ nin okul öğretmenleri O’nu öğretmen okuluna gönderme kararı verdiler. Bu zaman zarfında Seyda Hazretleri, öğretmen okulunda belki namaz- larımı aksatırım endişesiyle, bu karara karşı çıktı. Okulu bitince bir süre kendi keçilerine çobanlık yaptı.<br />
<br />
Seyda Hazretleri medreseye gitmeden önce, küçük yaşlarında keçileri gütmeye giderdi. Köyleri kuraklık idi, çeşmeler yoktu. Keçileri gütmek için gece yola çıkarken sabah namazını kılmak için abdest suyunu yanında götürürdü.<br />
<br />
Her hangi bir sebeple suyu zayi olduğu (boşa gittiği) zaman:<br />
<br />
“Sabah namazının abdestini nasıl alacağım” diye geceyi uyumadan, hep düşünerek geçirirdi. Sabah namazını kılmak için arkadaşlarına, hayvanlarını teslim etmek suretiyle, epey uzaklıktaki köye doğru karanlıkta giderdi. Köye gelirken sabah namazının vaktinin geçmesinden, güneşin doğmasından hep endişe ederdi. Köye vardığında ise henüz sabah namazı vakti girmemiş olurdu.<br />
<br />
Bunların hepsinin Allah-u Zülcelal’in bir ikramı, O’nun bir nimeti olduğunu ifade ederdi. Bunları; kendi kemalatı olduğunu açıklamak için değil, Allah’ın kendi üzerindeki bir nimeti olduğunu açıklamak için söylerdi.<br />
<br />
Bazen camiye, cemaata giderdi. Köy halkından o yaştakiler<br />
<br />
arasında camiye gelen yoktu. Köyünün imamlığını yapan annesinin akrabası onun için, fazla cemaate gelmesin ona nazar değecek derdi.<br />
<br />
Bunlar medreseye gitmeden önce küçükken yaşadığı olaylardı. Sabahleyin erkenden kalkar, karanlıkta camiye giderdi. Çok küçük yaşta bu kadar çok ibadete düşkün olduğu için, bazı insanlar:<br />
<br />
“Bunu Yecüc-Mecüc kaldıracak” derlerdi. O, bunları, hiç kimse ona zahiri olarak irşad yapıp, tavsiye etmediği; ona bunları anlatmadığı halde yapıyordu. Bu da gösteriyor ki, bunlar Allah’ın ona bir ikramıydı.<br />
<br />
Seyda Hazretleri, aradan bir süre geçince yanına bir yatak alarak evden kaçtı. Bir medreseye yerleşti. O günlerden bahsederken;<br />
<br />
“O günlerin tadı bambaşka idi. İlim ve din aşkı bizi öyle sarmıştı ki, eve geldiğim zaman, akrabalarımız, ilim ve din aşkından deli olacaksın diye üzüldüklerini beyan ederlerdi” diye aktarıyor.<br />
<br />
Medrese yılları boyunca bütün arkadaşları ile hoş geçinmeye çalışır ve azami dikkat sarfederdi. Hocalarını da memnun etmek için var gücü ile çalışırdı. Hatta hocalarından birisinin şöyle dediği nakledilmiştir:<br />
<br />
“Yalnız o talebeliğin hakkını veriyordu.” Seyda Hazretleri hocalarını anarken,<br />
<br />
“Allah onlardan razı olsun” diye dua ediyor.<br />
<br />
Medrese arkadaşları ile çok iyi geçinmesine rağmen, birgün bir arkadaşı ile ağız kavgası yaptı. Şer’an dahi arkadaşı haksız olmasına rağmen o gece herkesin uyumasını bekleyip, daha sonra gidip arkadaşından özür dilemiş ve helalleşmiştir.<br />
<br />
Böyle davranmasına neden olarak şu ayet-i celile’yi göstermiştir;<br />
<br />
“Bir kimse sahibi bilcemden (birlikte olduklarından) sorulacaktır.”<br />
<br />
Seyda Hazretleri Van’ın Gürpınar İlçesinde okudu. Hocaları Seyda-i Molla Abdülbaki, Şeyh Muhammed Diyauddin’in (k.s.) torunlarından Şeyh Takyed-din’in halifesi idi. Onun yanında okurken elini sırtına vurarak:<br />
<br />
“Maşaallah! Değil ki ay ay, gün gün ilerliyorsunuz” diye, onu takdir ediyordu.<br />
<br />
Daha sonra hocalarından biri olan Seyda-i Molla Süleyman Baniki’nin yanına geldi. O, çok yaşlı idi. Hatta Şah-ı Hazne (k.s.)’nin halifesi olan Şeyh Abdürrezzak da ondan ders almıştır. .<br />
<br />
Seyda Hazretleri bir arkadaşı ile beraber medreseden ayrılmaları icap etti. O zaman Seyda-i Süleyman Baniki onları yanına alıp evine götürdü ve çay ikram etti. Dedi ki;<br />
<br />
“Bugüne kadar çok talebe okuttum. Ancak hiçbirinin gidişine bu kadar üzülmedim. Siz hem talebe olarak, hem de ahlâk olarak çok başkasınız. Gidişiniz beni üzüyor.” İşte hocalarını böyle memnun ederdi.<br />
<br />
Daha sonra birkaç hocaya daha gittikten sonra, son olarak kayınpederi Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri’ nin yanına geldi.<br />
<br />
Medrese yılları esnasında bütün talebeler harmana çıkarak, zekat toplarlardı. Seyda Hazretleri okumasına devam ederdi. Ramazan ayında civar köy camilerine giderek imamlık yapıp harçlık temin ederdi. Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri’nin yanında yaklaşık bir sene kaldıktan sonra icazet aldı.<br />
<br />
Ondan sonra Allah-u Zülcelal nasip ettiğinden, Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri tarafından, onun güzel ahlakı beğenildiğinden dolayı kızıyla evlendirildi.<br />
<br />
Seyda-i Molla Abdüssamed Hazretleri’nin yanında iken icazetine iki ay kala rüyasında şöyle gördü: Şah-ı Hazne’nin oğlu Şeyh Alaaddin’in bir elçisi, Şeyh Alaaddin’in ona şöyle dediğini naklediyordu:<br />
<br />
“Ben filan yerdeyim, bekliyorum, acele olarak gel.” İcazetini aldıktan ve kendi köyüne imam olduktan sonra, bu rüyanın işaretiyle Şah-ı Hazne’nin (k.s.) oğlu Şeyh Alaaddin’in yanına giderek ondan tarikat aldı. Gece sekiz şartı yaptıktan sonra, sabahleyin Şeyh Alaaddin onunla bir görüşme yaparak, şöyle sohbet etti:<br />
<br />
“Tarikata girildikten sonra sabahleyin teveccüh yapılması uygun olur. Fakat ben hasta olduğum için teveccüh yapamadım. İnşaallah<br />
<br />
daha sağ olursam uzun müddet beraber olacağız.”<br />
<br />
Daha sonra ona beşbin vird verildi. İki-üç gün çektikten sonra Şahı Hazne’nin (k.s.) saliklerine, hocalara şöyle dedi:<br />
<br />
“Kalbimin; dilimin Allah dediği gibi, dediğini hissetmiyorum.” Bunun üzerine o hoca öbür hoca arkadaşlarına dedi ki:<br />
<br />
“Hele bir bakın! Biz kaç senedir vird çekiyoruz bizim kalbimiz, dilimiz gibi söylemiyor; o iki-üç gün vird çekti, istiyor ki kalbi dili gibi Allah desin.” Bir hafta kadar orada kaldıktan sonra eve döndü. Kısa bir zaman sonra da Şah-ı Hazne’nin oğlu Seyh Alaaddin vefat etti.<br />
<br />
Dayısı, Konaklı Köyü’nün imamı idi. O kişi bu görevden ayrılınca köy halkı görevi kendisine teklif ettiler. Seyda Hazretleri kendi köyü olması sebebiyle kabul etmek istemedi. Ancak ısrar üzerine onlara iki şart koştu.<br />
<br />
Bunlardan biri davul zurnalı düğünlerin terk edilmesi ve kadın erkek bir arada oynamamaları idi.<br />
<br />
İkincisi ise beraberinde getirdiği talebelerin bakımının üstlenilmesi idi.<br />
<br />
Köylüler bu şartları kabul ettiler. Orada küçük bir medrese yaparak, üç yıl ikamet etti. O günlerden kalan bir anı şöyledir:<br />
<br />
Köy halkından birisi başka bir köyden kız istedi. Kız tarafı davul zurnalı düğün isteyince, şu cevabı aldılar:<br />
<br />
“Kızınızı altınla süsleyip verseniz de, biz imamımıza söz verdik. İsterseniz vermeyin.”<br />
<br />
Üç yıl sonra kendi tabirlerince oradaki nasibi bitti ve köylülerden birisi düğününü bu şekilde yapınca, oradan ayrıldı. Bazı geceler hayırlı bir yer ve hayırlı bir nasip dileyerek ağladığını anlatırdı.<br />
<br />
O sıralarda Gavs Hazretleri (k.s.) vefat etmiş ve Şeyh Seyda Muhammed Raşid Hazretleri irşada başlamıştı.<br />
<br />
Muhammed Raşid Hazretleri, Seyda Hazretleri’ni Menzil’e davet etti. Yanlarında Seyda Molla Abdussamed Hazretleri olduğu halde, Menzil’e geldi. Yirmi küsür sene Seyda Muhammed Raşid Hazretlerinin<br />
<br />
yanında kaldı, hizmetinde bulundu. O günleri anarken de,<br />
<br />
“Keşke bütün ömrümüz hizmetlerinde geçseydi, Allah (c.c.) onlardan razı olsun” diye anlatırken gözleri doluyor.<br />
<br />
Bazı insanlar tarafindan şöyle anlatılır:<br />
<br />
“Şeyh Seyda Muhammed Raşid Hazretleri’ne ricacı olarak gönderilirdi. Çünkü Seyda Hazretleri O’nu çok severdi.” Bazen ona;<br />
<br />
“Seyda Hazretleri sizi çok seviyor” dendiği zaman;<br />
<br />
“O benim kemalatımdan değil, Seyda Hazretleri’nin şefkat ve merhametindendir” derdi.<br />
<br />
Bazı nedenlerle oradan ayrılma söylentisi üzerine, Seyda-i Şeyh Muhammed Raşid (k.s.) şöyle dedi:<br />
<br />
“Senin Menzil’den ayrılman benim yüz Ölümüme bedeldir. Ben bulunduğum müddetçe burada olacaksın. Benimle geldin, benimle gideceksin.”<br />
<br />
Bu, Seyda Hazretlerî’nin ona karşı sevgisine çok büyük bir işarettir. İnsan derin olarak düşünürse, Seyda Hazretlerinin bu lafı kullanması hayatta iken onunla beraber yaşamayı ve ondan ayrılmamayı istemesine işarettir.<br />
<br />
Seyda Muhammed Konyevî Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretleri’nin vefatından sonra, bir seneye yakın teberrüken Menzil’de kaldı.<br />
<br />
Daha sonra Seyda Muhammed Raşid Hazretleri’nin hayatta iken işaret buyurdukları Konya’ya hicret ettiler.<br />
<br />
Konya’ya  (Konya’nın  Ankara yolu üzerinde 18. km’sindeki Kayacık Köyü yakınında İkinci Organize Sanayi Karşısında) yerleştikten sonra kısa zamanda Sadatların himmetleriyle bir hizmet halkası kurulmuş ve gidip gelenlere vesile olmak suretiyle, bu hizmet sürdürülmektedir.RABBİM SAADATLARIN HİMMETİNDEN AYIRMASIN AMİN<br />
<br />
ALINTI(KONYEVİ.NET)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Üzülme ! (La Tahzen ! )]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=50</link>
			<pubDate>Thu, 18 Aug 2011 21:32:33 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=50</guid>
			<description><![CDATA[Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.<br />
Üzülme!<br />
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin , yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.<br />
......Üzülme!<br />
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…<br />
Üzülme!<br />
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki… Gözden çıkarmamış olmalı seni.<br />
Üzülme!<br />
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.<br />
Üzülme!<br />
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki… Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.<br />
Üzülme!<br />
Seni bir “İşiten” var. Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.<br />
Üzülme!<br />
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin. Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, Senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.<br />
Üzülme!<br />
O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: “Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”<br />
Üzülme!<br />
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. “Rabbin sana küsmedi ki…” Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. “Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki…”<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img src="http://666kb.com/i/bw75mi1mmduqcpaw2.jpg" border="0" alt="[Resim: bw75mi1mmduqcpaw2.jpg&#93;" /></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.<br />
Üzülme!<br />
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin , yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.<br />
......Üzülme!<br />
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…<br />
Üzülme!<br />
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki… Gözden çıkarmamış olmalı seni.<br />
Üzülme!<br />
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.<br />
Üzülme!<br />
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki… Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.<br />
Üzülme!<br />
Seni bir “İşiten” var. Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.<br />
Üzülme!<br />
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin. Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, Senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.<br />
Üzülme!<br />
O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: “Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”<br />
Üzülme!<br />
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. “Rabbin sana küsmedi ki…” Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. “Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki…”<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img src="http://666kb.com/i/bw75mi1mmduqcpaw2.jpg" border="0" alt="[Resim: bw75mi1mmduqcpaw2.jpg]" /></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nasıl biteceğini bilene,]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=49</link>
			<pubDate>Thu, 18 Aug 2011 21:26:30 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=49</guid>
			<description><![CDATA[Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.[Enbiyâ, 35&#93;<br />
 <br />
Hayâlin dilde nakşı varsa da bilmez hayâl zâtın<br />
Dilimde gerçi nâmın âh, dilim de bîhaber senden<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img src="http://666kb.com/i/bw75h2wo89zu9b9sy.jpg" border="0" alt="[Resim: bw75h2wo89zu9b9sy.jpg&#93;" /></div>
<br />
Cihan durdukça şerh etsem seni mümkün değil zîrâ<br />
Seni îzâh ve şerh âciz, beyân da bîhaber senden<br />
 <br />
Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah'tan temennide bulunan kimsedir. [Hadis-i Şerif&#93;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.[Enbiyâ, 35]<br />
 <br />
Hayâlin dilde nakşı varsa da bilmez hayâl zâtın<br />
Dilimde gerçi nâmın âh, dilim de bîhaber senden<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img src="http://666kb.com/i/bw75h2wo89zu9b9sy.jpg" border="0" alt="[Resim: bw75h2wo89zu9b9sy.jpg]" /></div>
<br />
Cihan durdukça şerh etsem seni mümkün değil zîrâ<br />
Seni îzâh ve şerh âciz, beyân da bîhaber senden<br />
 <br />
Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah'tan temennide bulunan kimsedir. [Hadis-i Şerif]]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ekmek]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=48</link>
			<pubDate>Thu, 18 Aug 2011 21:21:07 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=48</guid>
			<description><![CDATA[Hazret-i Âişe vâlidemizin oruçlu olduğu bir gün, yoksulun biri gelerek kendisinden yiyecek bir şeyler istemişti. Âişe vâlidemizin evinde, akşam iftar edeceği bir somundan başka bir şey yoktu. Hizmetkârına, o ekmeği vermesini söyledi. Hizmetkârı îtiraz edecek olduysa da Âişe vâlidemiz ısrar edip o ekmeği verdirdi. Akşam olunca birisi Âişe vâlidemizin evine bir parça pişmiş koyun eti gönderdi. Âişe vâlidemiz hizmetkârını çağırarak:<br />
“–Buyur ye, bu, senin (vermeye kıyamadığın) ekmeğinden daha lezzetlidir!” buyurdu.<br />
 <br />
(Muvatta, Sadaka, 5)<br />
<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img src="http://www.trabzon.org/vakfikebir/i/Ekmek_03.jpg" border="0" alt="[Resim: Ekmek_03.jpg&#93;" /></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hazret-i Âişe vâlidemizin oruçlu olduğu bir gün, yoksulun biri gelerek kendisinden yiyecek bir şeyler istemişti. Âişe vâlidemizin evinde, akşam iftar edeceği bir somundan başka bir şey yoktu. Hizmetkârına, o ekmeği vermesini söyledi. Hizmetkârı îtiraz edecek olduysa da Âişe vâlidemiz ısrar edip o ekmeği verdirdi. Akşam olunca birisi Âişe vâlidemizin evine bir parça pişmiş koyun eti gönderdi. Âişe vâlidemiz hizmetkârını çağırarak:<br />
“–Buyur ye, bu, senin (vermeye kıyamadığın) ekmeğinden daha lezzetlidir!” buyurdu.<br />
 <br />
(Muvatta, Sadaka, 5)<br />
<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img src="http://www.trabzon.org/vakfikebir/i/Ekmek_03.jpg" border="0" alt="[Resim: Ekmek_03.jpg]" /></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tasadduk]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=47</link>
			<pubDate>Thu, 18 Aug 2011 21:19:45 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=47</guid>
			<description><![CDATA["Malı tasadduk etmek,ondan bir şey eksiltmez.Başklarını bağışlayan bir kulun şeref ve izzetini Allah daha da artırır. Yüzü yerde olup mütevazı davrananı Allah yükselttikçe yükseltir."<br />
<br />
Tasadduk: Sadaka vermek. Yâni Allahü teâlânın rızâsı için fakirlere ve ihtiyâcı olanlara para, mal vermek. Tasadduk etmek nâfile ibâdettir. Zekât vermek, borç ödemek ve birinin hakkını iâde etmek ise, farzdır. (Süleymân bin Cezâ)<br />
<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img src="http://a5.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc6/251399_231224943586720_105062232869659_666098_1135670_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 251399_231224943586720_105062232869659_6...5670_n.jpg&#93;" /></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Malı tasadduk etmek,ondan bir şey eksiltmez.Başklarını bağışlayan bir kulun şeref ve izzetini Allah daha da artırır. Yüzü yerde olup mütevazı davrananı Allah yükselttikçe yükseltir."<br />
<br />
Tasadduk: Sadaka vermek. Yâni Allahü teâlânın rızâsı için fakirlere ve ihtiyâcı olanlara para, mal vermek. Tasadduk etmek nâfile ibâdettir. Zekât vermek, borç ödemek ve birinin hakkını iâde etmek ise, farzdır. (Süleymân bin Cezâ)<br />
<br />
<br />
<div style="text-align: center;"><img src="http://a5.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc6/251399_231224943586720_105062232869659_666098_1135670_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 251399_231224943586720_105062232869659_6...5670_n.jpg]" /></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[AFRİKA için SESSİZ Kalmayalım...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=46</link>
			<pubDate>Tue, 16 Aug 2011 21:53:12 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=46</guid>
			<description><![CDATA[Daha fazla sessiz kalmayalım Afrika'lı kardeşlerimiz için ;<br />
<br />
AFRİKA yaz 5601 - (Diyanet)<br />
AFRİKA yaz 2868 - (Kızılay)<br />
AFRİKA yaz 3072 - (İHH)<br />
ACLIK yaz 5777 - (Kimse Yok Mu?)<br />
<br />
(Tüm operatörler için geçerlidir) 5 TL..<br />
<br />
* (Gizli açık çok sadaka verin ki, rızkınız bollaşsın, yardıma mazhar olun ve duanız kabul edilsin.) [İbni Mace&#93;<br />
<br />
* (Suyun ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları yok eder.) [Tirmizi&#93;<br />
<br />
* (Sadaka olarak verilen bir parça ekmek, Allah katında Uhud dağı kadar büyür.) [Taberani&#93;<br />
<br />
* (Rızkının bol olmasını isteyen sadaka versin.) [Deylemi&#93;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Daha fazla sessiz kalmayalım Afrika'lı kardeşlerimiz için ;<br />
<br />
AFRİKA yaz 5601 - (Diyanet)<br />
AFRİKA yaz 2868 - (Kızılay)<br />
AFRİKA yaz 3072 - (İHH)<br />
ACLIK yaz 5777 - (Kimse Yok Mu?)<br />
<br />
(Tüm operatörler için geçerlidir) 5 TL..<br />
<br />
* (Gizli açık çok sadaka verin ki, rızkınız bollaşsın, yardıma mazhar olun ve duanız kabul edilsin.) [İbni Mace]<br />
<br />
* (Suyun ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları yok eder.) [Tirmizi]<br />
<br />
* (Sadaka olarak verilen bir parça ekmek, Allah katında Uhud dağı kadar büyür.) [Taberani]<br />
<br />
* (Rızkının bol olmasını isteyen sadaka versin.) [Deylemi]]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hafızlar ‘Diyanet’e Gelin çağrısı...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=45</link>
			<pubDate>Tue, 16 Aug 2011 21:38:52 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=45</guid>
			<description><![CDATA[Hafızlar ‘Diyanet’e Gelin çağrısı; Kur’an kurslarına yeni bir vizyon çiziliyor…<br />
<br />
Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş, kurslara PDR uzmanı istihdam edeceklerini ve hafız olmuş 15 bin kişiye Diyanet’e gelin çağrısı yapacaklarını söyledi.<br />
28 Şubat sürecinden sonra öğrenci sayısında büyük düşüş gösteren hafızlık müessesesi tekrar canlanmaya başladı. 2000′li yıllarda hafızlığı bitiren öğrenci sayısı binlere kadar düşmüştü. Birkaç yıllık ‘fetret’ten sonra son yıllarda hafız sayısında büyük bir artış gözleniyor. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) verilerine göre 2011 yılında 4 bin 76 öğrenci hafızlık belgesi almaya hak kazandı. Kur’an kurslarında halen hafızlık eğitimi alanların sayısı ise 20 binin üzerinde.<br />
Türkiye dünyada en çok hafız yetiştiren ülkelerin başında geliyor. Ülke genelinde hafızlık eğitimi veren 941 Kur’an kursu bulunuyor. 1975′ten itibaren belge almaya hak kazanan hafız sayısı ise 100 bin. Halkın büyük ilgi gösterdiği hafızlık kursları 28 Şubat süreci ile birlikte durgunluk dönemine girmişti. Bu dönemi ‘fetret devri’ olarak niteleyen Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş, “Daha önce yıllık 5 bin civarında öğrencimiz hafızlık belgesi alırken bu sayı 2000′li yıllarda binlere kadar düştü. Ancak 2005 yılından itibaren rakamlarda düzenli bir artış ve düzelme oldu.” diyor. Diyanet’in hafızlık müessesesini ayağa kaldıracak önemli çalışmalarının olduğunu söyleyen Erbaş, ilk olarak kursların fiziki yapısının iyileştirileceğini belirtiyor. Türkiye’deki 11 bin Kur’an kursunun 941′inde hafızlık eğitiminin verildiğini aktaran Erbaş, “Aslında içerisinde oyun ve yüzme alanlarının bulunduğu hatta ISO9001 kalite belgesi almış kurslarımız var. Ancak bunların sayısı azınlıkta. Amacımız ülke genelinde kursların fiziki şartlarını daha da yükseltmek.” şeklinde konuşuyor.<br />
<br />
Diyanet, her ilde PDR uzmanı istihdam edecek<br />
<br />
Prof. Dr. Ali Erbaş, Kur’an kurslarında hafızlık eğitimi alan öğrencilerin rehberlik ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla her ilde PDR mezunlarının istihdam edileceğini söylüyor. İki ay önce Devlet Personel Müdürlüğü’nden PDR kadrosu istediklerini belirten Erbaş şimdilik 8 kadronun çıktığını ve atamaların yıl sonuna kadar yapılacağını aktarıyor. “Önümüzdeki dönemde bütün illerde bir adet PDR uzmanı istihdam edeceğiz. Erbaş, bu sayede kurslarda hafızlık eğitimi alan öğrencilerin moral seviyesinin yüksek tutulacağını dile getiriyor. Türkiye’de hafızlık süresinin ortalama iki yıl sürdüğünü belirten Erbaş, klasik yönteme alternatif yeni bir metodu uygulamaya geçirdiklerini aktarıyor. Böylelikle hafızlık daha kısa sürede bitirilebilecek.<br />
<br />
Hafızlara ‘Diyanet’e gelin’ çağrısı<br />
<br />
2000 yılından sonra hafız olup da başka alanlarda çalışanların Diyanet bünyesinde istihdam edilmesi için çalışma yapılacak. Erbaş, bu kapsamda müftülüklerin isim tespit çalışması yaptıklarını ve kendilerine ilettiklerini söylüyor. Erbaş, “Bize 15 bin isim ulaştı. Biz uzun süre emek verilerek kazanılan hafızlık payesinin çürümemesi ve canlı tutulması için bu kardeşlerimize mektup yazacağız. Onları Diyanet bünyesinde istihdam etmek için yönlendirmelerde bulunacağız.” diyor.<br />
ZAMAN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hafızlar ‘Diyanet’e Gelin çağrısı; Kur’an kurslarına yeni bir vizyon çiziliyor…<br />
<br />
Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş, kurslara PDR uzmanı istihdam edeceklerini ve hafız olmuş 15 bin kişiye Diyanet’e gelin çağrısı yapacaklarını söyledi.<br />
28 Şubat sürecinden sonra öğrenci sayısında büyük düşüş gösteren hafızlık müessesesi tekrar canlanmaya başladı. 2000′li yıllarda hafızlığı bitiren öğrenci sayısı binlere kadar düşmüştü. Birkaç yıllık ‘fetret’ten sonra son yıllarda hafız sayısında büyük bir artış gözleniyor. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) verilerine göre 2011 yılında 4 bin 76 öğrenci hafızlık belgesi almaya hak kazandı. Kur’an kurslarında halen hafızlık eğitimi alanların sayısı ise 20 binin üzerinde.<br />
Türkiye dünyada en çok hafız yetiştiren ülkelerin başında geliyor. Ülke genelinde hafızlık eğitimi veren 941 Kur’an kursu bulunuyor. 1975′ten itibaren belge almaya hak kazanan hafız sayısı ise 100 bin. Halkın büyük ilgi gösterdiği hafızlık kursları 28 Şubat süreci ile birlikte durgunluk dönemine girmişti. Bu dönemi ‘fetret devri’ olarak niteleyen Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş, “Daha önce yıllık 5 bin civarında öğrencimiz hafızlık belgesi alırken bu sayı 2000′li yıllarda binlere kadar düştü. Ancak 2005 yılından itibaren rakamlarda düzenli bir artış ve düzelme oldu.” diyor. Diyanet’in hafızlık müessesesini ayağa kaldıracak önemli çalışmalarının olduğunu söyleyen Erbaş, ilk olarak kursların fiziki yapısının iyileştirileceğini belirtiyor. Türkiye’deki 11 bin Kur’an kursunun 941′inde hafızlık eğitiminin verildiğini aktaran Erbaş, “Aslında içerisinde oyun ve yüzme alanlarının bulunduğu hatta ISO9001 kalite belgesi almış kurslarımız var. Ancak bunların sayısı azınlıkta. Amacımız ülke genelinde kursların fiziki şartlarını daha da yükseltmek.” şeklinde konuşuyor.<br />
<br />
Diyanet, her ilde PDR uzmanı istihdam edecek<br />
<br />
Prof. Dr. Ali Erbaş, Kur’an kurslarında hafızlık eğitimi alan öğrencilerin rehberlik ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla her ilde PDR mezunlarının istihdam edileceğini söylüyor. İki ay önce Devlet Personel Müdürlüğü’nden PDR kadrosu istediklerini belirten Erbaş şimdilik 8 kadronun çıktığını ve atamaların yıl sonuna kadar yapılacağını aktarıyor. “Önümüzdeki dönemde bütün illerde bir adet PDR uzmanı istihdam edeceğiz. Erbaş, bu sayede kurslarda hafızlık eğitimi alan öğrencilerin moral seviyesinin yüksek tutulacağını dile getiriyor. Türkiye’de hafızlık süresinin ortalama iki yıl sürdüğünü belirten Erbaş, klasik yönteme alternatif yeni bir metodu uygulamaya geçirdiklerini aktarıyor. Böylelikle hafızlık daha kısa sürede bitirilebilecek.<br />
<br />
Hafızlara ‘Diyanet’e gelin’ çağrısı<br />
<br />
2000 yılından sonra hafız olup da başka alanlarda çalışanların Diyanet bünyesinde istihdam edilmesi için çalışma yapılacak. Erbaş, bu kapsamda müftülüklerin isim tespit çalışması yaptıklarını ve kendilerine ilettiklerini söylüyor. Erbaş, “Bize 15 bin isim ulaştı. Biz uzun süre emek verilerek kazanılan hafızlık payesinin çürümemesi ve canlı tutulması için bu kardeşlerimize mektup yazacağız. Onları Diyanet bünyesinde istihdam etmek için yönlendirmelerde bulunacağız.” diyor.<br />
ZAMAN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[hafızlara slm olsn]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=40</link>
			<pubDate>Tue, 16 Aug 2011 11:42:12 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=40</guid>
			<description><![CDATA[bende br hafz ve hafz hocası olarak arnzdaym...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[bende br hafz ve hafz hocası olarak arnzdaym...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yaradılış Evreleri...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=34</link>
			<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 14:10:30 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=34</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: small;">Kuran'da insanlar imana çağırılırken oldukça farklı konulardan bahsedilir. Kimi zaman gökler, kimi zaman yeryüzü, kimi zaman da hayvanlar ve bitkiler insana delil gösterilir. Yine birçok ayette insanın bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir. İnsanın nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği ve temel maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır:<br />
<br />
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)<br />
<br />
İnsanın yaratılışı ve bu yaratılışın mucizevi yönleri daha pek çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular arasında öyle bilgiler vardır ki, bunlar Kuran’ın indirildiği 7.yüzyılda asla bilinemeyecek detaylardır. İşte bunlardan bazıları şöyledir:<br />
<br />
1) İnsan, meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.<br />
<br />
2) Bebeğin cinsiyetini erkeğin kromozomları belirler.<br />
<br />
3) İnsan embriyosu ana rahmine adeta bir sülük gibi yapışır.<br />
<br />
4) İnsan, ana rahminde üç karanlık bölge içinde gelişir.<br />
<br />
Kuran’ın indirildiği yüzyılda da insanlar elbette doğumun temel maddesinin cinsel ilişki sonrasında erkekten gelen sıvı ile ilgili olduğunu biliyorlardı. Çocuğun ortalama dokuz ayda doğduğu da rahatlıkla gözlemlenen, bilmek için araştırma gerektirmeyen bir konu idi. Ancak yukarıda sıraladığımız bilgiler o devrin bilim seviyesinin çok üstündeydi. Bunlar, ancak 20. yüzyıl bilimi tarafından keşfedildi.<br />
<br />
Şimdi, keşfedilen bu bilgileri sırasıyla inceleyelim.<br />
<br />
1) "Bir damla su"<br />
<br />
Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta 250 milyon spermin ancak 1000 kadarı yumurtaya ulaşmayı başarır. Beş dakika sonra sona erecek yarışın sonunda, yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta, spermlerden yalnızca birini kabul edecektir. Yani insanın özü, meninin tamamı değil, ondan küçük bir parçadır. Ancak, bilindiği gibi, bunlardan sadece biri yumurtayı döllemeyi başarır. Kuran’da ise bu gerçek şöyle açıklanır:<br />
<br />
İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? (Kıyamet Suresi, 36)<br />
<br />
Dikkat edilirse Kuran'da, insanın meninin tamamından değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan yaratıldığı haber verilmektedir. Bu ifadedeki özel vurgunun modern bilim tarafından keşfedilen bir gerçeği açıklaması ise, ifadenin İlahi kaynaklı bir bilgi olduğunun delilidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
2) "Karmaşık" sıvı<br />
<br />
Meni olarak adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici sıvı, sadece spermlerden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvıların, spermin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacağı şekeri bulundurmak, baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır.<br />
<br />
Ne ilginçtir ki, Kuran'da meniden söz edilirken, modern bilimin ortaya çıkardığı bu gerçeğe de işaret edilmekte ve "karmakarışık" bir sıvı olarak tarif edilmektedir:<br />
<br />
"Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık." (İnsan Suresi, 2)<br />
<br />
Bir başka ayette ise yine meninin karışım olduğuna işaret edilir, insanın ise bu karışımın "özünden" yaratıldığı vurgulanır:<br />
<br />
"O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden, basbayağı bir sudan yapmıştır." (Secde Suresi, 7-8)<br />
<br />
Burada "öz" diye çevrilen Arapça "sulala" kelimesi, öz ya da bir şeyin en iyi kısmı demektir. Hangi şekilde alınırsa alınsın "bir bütünün bir kısmı" anlamına gelir. Ve bu durum, Kuran’ın, insanın yaratılışını en ince detayına kadar bilen bir İrade’nin sözü olduğunu göstermektedir. Çünkü o İrade, zaten insanı yaratan Allah'tır.<br />
<br />
Ey insan, "üstün kerem sahibi" olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O seni yarattı, "sana bir düzen içinde biçim verdi" ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertip etti. (İnfitar Suresi, 6-8)<br />
<br />
3) Cinsiyetin Belirlenmesi...<br />
<br />
Daha yakın zamana kadar bebeğin cinsiyetini erkek ve kadın hücrelerinin beraber belirlediği sanılıyordu. Oysa genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte, kadının bu belirlemede hiçbir rolü olmadığı anlaşıldı.<br />
<br />
İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom erkekte XY, kadında ise XX olarak adlandırılır. Bunun sebebi bu kromozomların bu harflere benzemesidir. Y kromozomu erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini taşır.<br />
<br />
Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çift çift yer alan bu kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile başlar. Kadında yumurtlama sırasında ikiye ayrılan yumurta hücresinin her iki parçası da X kromozomu taşır. Oysa erkekte ikiye ayrılan yumurta hücresi, X ve Y kromozomları içeren iki farklı sperm meydana getirir. Kadında bulunan X kromozomu eğer erkekteki X kromozomu içeren spermle birleşirse kadın, Y kromozomu içeren spermle birleşirse erkek oluşur.<br />
<br />
Yani doğacak çocuğun cinsiyetini belirleyen faktör, erkekteki hangi kromozomun kadındaki kromozomla birleşeceği sorusudur.<br />
<br />
Kuşkusuz genetik keşfedilene kadar, yani 20. yüzyıla dek, bunların pekçoğu bilinmiyordu. Aksine pek çok kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiği inancı yaygındı.<br />
<br />
Oysa Kuran'da, genlerin keşfinden 13 yüzyıl önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmişti insanlara. Erkeklik ve dişiliğin, "rahme dökülen meniden" yaratıldığı, yani cinsiyetin kökeninin kadın değil erkek bedeni olduğu Kuran'da şu şekilde belirtilmiştir:<br />
<br />
"Rahime dökülen meniden erkek ve dişi iki çifti o yarattı." (Necm Suresi,  45-46)<br />
<br />
4) Rahme Yapışan Alak...<br />
<br />
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta üstte değindiğimiz şekilde birleştiğinde, doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş olur. Biyolojide "zigot" olarak tanımlanan bu tek hücre, hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalacak ve giderek bir "et parçası" haline gelecektir.<br />
<br />
Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez. Rahim duvarına tutunur, sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi oraya yapışır. Bu bağ sayesinde de, gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan alabilir.<br />
<br />
Ne ilginçtir ki, Kuran'da anne karnında büyümeye başlayan zigottan söz edilirken, o hep "alak" olarak tanımlanmaktadır:<br />
<br />
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak’tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir." (Alak Suresi, 1-3)<br />
<br />
"İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir ‘düzen içinde biçim verdi.’ Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 36-39)<br />
<br />
"Alak" kelimesinin Arapça’daki anlamı ise, "bir yere asılıp tutunan şey"dir. Hatta kelime asıl olarak, bir bedene yapışıp oradan kan emen sülükler için kullanılır. Bu kelimenin, rahim duvarına yapışıp oradan yaşamı için gerekli şeyleri emen zigotu tanımlamak için kullanılabilecek en uygun kelime olduğu ise açıktır.<br />
<br />
Kuran’da zigot hakkında verilen bilgiler bununla da bitmez.<br />
<br />
Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Anne rahmi ise, zigotu saran ve "amnion sıvısı" denen bir sıvı ile doludur. Bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran'da, bu gerçek de bildirilir:<br />
<br />
"Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik." (Mürselat Suresi, 20-21)<br />
<br />
20. yüzyılda henüz keşfedilmiş olan tüm bu bilgilerin, daha 7. yüzyıldan haber verilmiş olması Kuran'ın Allah tarafından indirildiğinin en büyük delillerindendir. <br />
<br />
"Onlar hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı." (Nisa Suresi, 82)<br />
<br />
Kuran’daki tarif tam doğrudur, çünkü bu kitaptaki her ayet Allah’ın sözleridir. İnsanı anne rahminde yaratıp şekillendiren Allah, bu süreci en iyi tarif edecek kelimeleri Kitabında bildirmiştir. Hepimizi bu şekilde yaratmış olan Allah, hayatımızın başlangıcını bir başka ayette şöyle tarif etmektedir:<br />
<br />
"Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir." (Müminun Suresi, 12-14)</span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: small;">Kuran'da insanlar imana çağırılırken oldukça farklı konulardan bahsedilir. Kimi zaman gökler, kimi zaman yeryüzü, kimi zaman da hayvanlar ve bitkiler insana delil gösterilir. Yine birçok ayette insanın bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir. İnsanın nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği ve temel maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır:<br />
<br />
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)<br />
<br />
İnsanın yaratılışı ve bu yaratılışın mucizevi yönleri daha pek çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular arasında öyle bilgiler vardır ki, bunlar Kuran’ın indirildiği 7.yüzyılda asla bilinemeyecek detaylardır. İşte bunlardan bazıları şöyledir:<br />
<br />
1) İnsan, meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.<br />
<br />
2) Bebeğin cinsiyetini erkeğin kromozomları belirler.<br />
<br />
3) İnsan embriyosu ana rahmine adeta bir sülük gibi yapışır.<br />
<br />
4) İnsan, ana rahminde üç karanlık bölge içinde gelişir.<br />
<br />
Kuran’ın indirildiği yüzyılda da insanlar elbette doğumun temel maddesinin cinsel ilişki sonrasında erkekten gelen sıvı ile ilgili olduğunu biliyorlardı. Çocuğun ortalama dokuz ayda doğduğu da rahatlıkla gözlemlenen, bilmek için araştırma gerektirmeyen bir konu idi. Ancak yukarıda sıraladığımız bilgiler o devrin bilim seviyesinin çok üstündeydi. Bunlar, ancak 20. yüzyıl bilimi tarafından keşfedildi.<br />
<br />
Şimdi, keşfedilen bu bilgileri sırasıyla inceleyelim.<br />
<br />
1) "Bir damla su"<br />
<br />
Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta 250 milyon spermin ancak 1000 kadarı yumurtaya ulaşmayı başarır. Beş dakika sonra sona erecek yarışın sonunda, yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta, spermlerden yalnızca birini kabul edecektir. Yani insanın özü, meninin tamamı değil, ondan küçük bir parçadır. Ancak, bilindiği gibi, bunlardan sadece biri yumurtayı döllemeyi başarır. Kuran’da ise bu gerçek şöyle açıklanır:<br />
<br />
İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? (Kıyamet Suresi, 36)<br />
<br />
Dikkat edilirse Kuran'da, insanın meninin tamamından değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan yaratıldığı haber verilmektedir. Bu ifadedeki özel vurgunun modern bilim tarafından keşfedilen bir gerçeği açıklaması ise, ifadenin İlahi kaynaklı bir bilgi olduğunun delilidir.<br />
<br />
 <br />
<br />
2) "Karmaşık" sıvı<br />
<br />
Meni olarak adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici sıvı, sadece spermlerden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvıların, spermin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacağı şekeri bulundurmak, baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır.<br />
<br />
Ne ilginçtir ki, Kuran'da meniden söz edilirken, modern bilimin ortaya çıkardığı bu gerçeğe de işaret edilmekte ve "karmakarışık" bir sıvı olarak tarif edilmektedir:<br />
<br />
"Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık." (İnsan Suresi, 2)<br />
<br />
Bir başka ayette ise yine meninin karışım olduğuna işaret edilir, insanın ise bu karışımın "özünden" yaratıldığı vurgulanır:<br />
<br />
"O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden, basbayağı bir sudan yapmıştır." (Secde Suresi, 7-8)<br />
<br />
Burada "öz" diye çevrilen Arapça "sulala" kelimesi, öz ya da bir şeyin en iyi kısmı demektir. Hangi şekilde alınırsa alınsın "bir bütünün bir kısmı" anlamına gelir. Ve bu durum, Kuran’ın, insanın yaratılışını en ince detayına kadar bilen bir İrade’nin sözü olduğunu göstermektedir. Çünkü o İrade, zaten insanı yaratan Allah'tır.<br />
<br />
Ey insan, "üstün kerem sahibi" olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O seni yarattı, "sana bir düzen içinde biçim verdi" ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertip etti. (İnfitar Suresi, 6-8)<br />
<br />
3) Cinsiyetin Belirlenmesi...<br />
<br />
Daha yakın zamana kadar bebeğin cinsiyetini erkek ve kadın hücrelerinin beraber belirlediği sanılıyordu. Oysa genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte, kadının bu belirlemede hiçbir rolü olmadığı anlaşıldı.<br />
<br />
İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom erkekte XY, kadında ise XX olarak adlandırılır. Bunun sebebi bu kromozomların bu harflere benzemesidir. Y kromozomu erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini taşır.<br />
<br />
Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çift çift yer alan bu kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile başlar. Kadında yumurtlama sırasında ikiye ayrılan yumurta hücresinin her iki parçası da X kromozomu taşır. Oysa erkekte ikiye ayrılan yumurta hücresi, X ve Y kromozomları içeren iki farklı sperm meydana getirir. Kadında bulunan X kromozomu eğer erkekteki X kromozomu içeren spermle birleşirse kadın, Y kromozomu içeren spermle birleşirse erkek oluşur.<br />
<br />
Yani doğacak çocuğun cinsiyetini belirleyen faktör, erkekteki hangi kromozomun kadındaki kromozomla birleşeceği sorusudur.<br />
<br />
Kuşkusuz genetik keşfedilene kadar, yani 20. yüzyıla dek, bunların pekçoğu bilinmiyordu. Aksine pek çok kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiği inancı yaygındı.<br />
<br />
Oysa Kuran'da, genlerin keşfinden 13 yüzyıl önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmişti insanlara. Erkeklik ve dişiliğin, "rahme dökülen meniden" yaratıldığı, yani cinsiyetin kökeninin kadın değil erkek bedeni olduğu Kuran'da şu şekilde belirtilmiştir:<br />
<br />
"Rahime dökülen meniden erkek ve dişi iki çifti o yarattı." (Necm Suresi,  45-46)<br />
<br />
4) Rahme Yapışan Alak...<br />
<br />
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta üstte değindiğimiz şekilde birleştiğinde, doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş olur. Biyolojide "zigot" olarak tanımlanan bu tek hücre, hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalacak ve giderek bir "et parçası" haline gelecektir.<br />
<br />
Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez. Rahim duvarına tutunur, sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi oraya yapışır. Bu bağ sayesinde de, gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan alabilir.<br />
<br />
Ne ilginçtir ki, Kuran'da anne karnında büyümeye başlayan zigottan söz edilirken, o hep "alak" olarak tanımlanmaktadır:<br />
<br />
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak’tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir." (Alak Suresi, 1-3)<br />
<br />
"İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir ‘düzen içinde biçim verdi.’ Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 36-39)<br />
<br />
"Alak" kelimesinin Arapça’daki anlamı ise, "bir yere asılıp tutunan şey"dir. Hatta kelime asıl olarak, bir bedene yapışıp oradan kan emen sülükler için kullanılır. Bu kelimenin, rahim duvarına yapışıp oradan yaşamı için gerekli şeyleri emen zigotu tanımlamak için kullanılabilecek en uygun kelime olduğu ise açıktır.<br />
<br />
Kuran’da zigot hakkında verilen bilgiler bununla da bitmez.<br />
<br />
Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Anne rahmi ise, zigotu saran ve "amnion sıvısı" denen bir sıvı ile doludur. Bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran'da, bu gerçek de bildirilir:<br />
<br />
"Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik." (Mürselat Suresi, 20-21)<br />
<br />
20. yüzyılda henüz keşfedilmiş olan tüm bu bilgilerin, daha 7. yüzyıldan haber verilmiş olması Kuran'ın Allah tarafından indirildiğinin en büyük delillerindendir. <br />
<br />
"Onlar hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı." (Nisa Suresi, 82)<br />
<br />
Kuran’daki tarif tam doğrudur, çünkü bu kitaptaki her ayet Allah’ın sözleridir. İnsanı anne rahminde yaratıp şekillendiren Allah, bu süreci en iyi tarif edecek kelimeleri Kitabında bildirmiştir. Hepimizi bu şekilde yaratmış olan Allah, hayatımızın başlangıcını bir başka ayette şöyle tarif etmektedir:<br />
<br />
"Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir." (Müminun Suresi, 12-14)</span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yaradılış Hakikati ...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=33</link>
			<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 13:12:16 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=33</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;"><span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: small;"><span style="font-weight: bold;"> İnsanın Yaradılış mana ve hakikati<br />
<br />
İlk insanın, Hz Âdem ve Hz Havva’nın (a.s) yaratılışı, âdemoğullarının ne kadar önemli bir mertebeye sahip olduklarını gösterir. Tabi ki bu mertebeyi kazanabilmek için halifelik görevini yürütmek gerekiyor. İnsan halifelik görevini yapamıyorsa mutlaka Allahın yeryüzünde ahkâmını insanlara aktarma görevini yürütmekle ehil olan bir Allah dostuna ihtiyaç vardır.<br />
<br />
Cismi âlemin ilk halifesi Hz Âdemdir. Ruhani Âlemin ilk halifesi ise Hz Muhammet’tir (a.s) çünkü efendimiz şöyle buyuruyor: “âdem, çamur ile su arasında iken ben peygamberdim”<br />
<br />
İnsan, eti kemiği ile değil, ruhunda taşıdığı insani özellikleriyle insandır.<br />
<br />
Bir âlime sormuşlar: insanlar kimlerdir “O da insanlar âlimlerdir. Dünyaya sahip olanlar kimlerdir. O da zahitlerdir. Demiş. peki en alçak olan kimlerdir Oda dünyayı dini pazarlayarak satın almaya çalışan kimselerdir.”<br />
<br />
İnsanın dış görüntüsü ne kadar güzel olursa olsu bunun bir önemi yoktur. Nitekim S.A. kadir Geylani (k.s) şöyle buyurmuş: “Riyakârın dışı temiz olur ama içi pistir.” Önemli olan insani özellikleri ile kalbi ve dışı süslemektir.<br />
<br />
Bu din siyahî bir köleyi erişilmesi mümkün olmayan bir mertebeye ulaştırır. Bunun örnekleri de çoktur. Mesela; Hz Bilal bir siyahî köle iken, Mekke’nin fethinde birçok güzel sesli dururken, Efendimiz (a.s) Hz Bilal’ın, Kâbe’nin çatısına çıkıp ezan okumasını emretmiş, peygamberimiz(a.s) şunu demek istemiş, bu din insanlara renk ve kıyafetlerine bakmasızın, amellerine bakarak kişiyi yükseltir.<br />
<br />
<br />
Allah Teâlâ Kur’an’da,<br />
<br />
“ Muhakkak ki insanı en güzel bir biçimde yarattık”(tin 95/4.)buyuruyor.<br />
<br />
En güzel şekil… Âlimlerimiz, ayet-i kerimede ifade buyrulan bu en güzel, şeklin, vücut özelliklerinin yanı sıra, başka hiçbir varlığa verilmeyen mükemmellikler ve kamalat olduğunu söylüyor.<br />
<br />
Âlemlerin rabbinin yeryüzündeki halifesi olarak yaratılan insan, elbette diğer varlıklara benzemeyecek, en güzel ve en üstün olacaktır.<br />
<br />
İnsan, rabbine ezelde verdiği söze sadık kalmayıp, nefsinin kötü arzularına esir olmuş, şeytanın tuzaklarına aldanmış ise, insanlık sıfatından sıyrılmış oluyor. Cismen insan olarak kalsa bile, her türlü kötülük ve bozgunculuğun beklenebileceği bir varlığa dönüşmüş oluyor. Allah Teâlâ, öyleleri için “aşağıların en aşağısı”(tin 95/5.) sıfatını kullanıyor.<br />
<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın insanlığı eğitmek için gönderdiği peygamberlerin varisi olan rabbani âlimler, bizleri eğitmeye çağırıyor. Onlar her devirde olduğu gibi bugün de yaşantılarıyla, sözleriyle insanı insan olarak yaşatabilmek için çalışıyorlar. İnsanlığı hakka, adalete, barışa ve güzelliklere davet ediyorlar. Kalpleri geçici sevgilerden, baki olana bağlıyorlar.<br />
<br />
Onların ders verdiği o mübarek terbiye okullarında kıyamete kadar bu vazife devam edecektir.<br />
Kendi kurtuluşumuz adına, diğer insanlar adına, insanlık adına, artık bir an önce bu insanlık okulunda yerimizi almamız gerekiyor.<br />
<br />
<br />
İnsan bir yolcu. Rabbinden gelip yine O’na dönen yolda bazen tökezleyip düşen, bazen de kanatlanıp uçarcasına yol alan bir yolcu. Altında, dizgini sağlam tutulmasa hangi çıkmazlara götüreceği belli olmayan bir binek: Nefis. Ve her an önüne düşüp, yolundan saptırmaya hazır sahte bir kılavuz: Şeytan.<br />
<br />
İnsan oğlunu ala-yı illiyyin mertebesine çıkaran şey, kâinatın özeti olması hasebiyle kendi varlığında saklı olan zıtlıklar dünyasında iyi ve güzel adına verdiği mücadelesidir.<br />
<br />
Eğer insanın içinde saklı bu hayır ve şerrin zıtlığı olmasaydı; sadece iyiye, güzele ve hayra yönelik tarafı kalsaydı, o zaman insan olma manasını yitirir, imtihanın sırrı ortadan kalkardı.<br />
<br />
Bu durumda sadece hayırlı ve iyi olanı yapar, melek olurdu.<br />
Oysa yüce rabbimiz, insanoğlundan çok önceleri melekleri zaten yaratmıştı.<br />
<br />
Bazı düşünürler şöyle demişler:<br />
<br />
“Allah c.c. canlıları üç sınıfa göre yarattı (1) melekleri yarattı onlara aklı ihsan etti. Şehvet vermedi dolayısıyla bırakın günah işlemeyi günaha bile niyet etmezler. Yemek yemezler kısacası insanın duymuş olduğu ihtiyaçlara ihtiyaç duymazlar.<br />
<br />
(2) hayvanları yarattı onlara şehvet yerleştirdi akıl nimetinden mahrum etti. Bunun için hayvanlar sorumlu değillerdir.<br />
<br />
<br />
(3)ve Allah en şerefli canlı olan insanı yarattı, ona akıl, şehvet yerleştirdi. Eğer insan akıl nimetini kullanmayıp nefsini yola getirmese hayvanlardan daha da alçak olur.<br />
<br />
Çünkü akıl nefse karşı olarak kullanmalı aksi takdirde oda kötülüğü emreden bir nefise dönüşür. Yazımı bir ayetin mealiyle bitirmek istiyorum.<br />
<br />
Allah Teâlâ “ hatırla ki rabbin meleklere: ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? Dediler. Allah da onlara: sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi” (bakara 1/30.) Allah cümlemize insani güzellikleri nasip eylesin Âmin  <br />
                                                                                                                        Alıntıdır . . .</span></span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><span style="color: #0000CD;"><span style="font-size: small;"><span style="font-weight: bold;"> İnsanın Yaradılış mana ve hakikati<br />
<br />
İlk insanın, Hz Âdem ve Hz Havva’nın (a.s) yaratılışı, âdemoğullarının ne kadar önemli bir mertebeye sahip olduklarını gösterir. Tabi ki bu mertebeyi kazanabilmek için halifelik görevini yürütmek gerekiyor. İnsan halifelik görevini yapamıyorsa mutlaka Allahın yeryüzünde ahkâmını insanlara aktarma görevini yürütmekle ehil olan bir Allah dostuna ihtiyaç vardır.<br />
<br />
Cismi âlemin ilk halifesi Hz Âdemdir. Ruhani Âlemin ilk halifesi ise Hz Muhammet’tir (a.s) çünkü efendimiz şöyle buyuruyor: “âdem, çamur ile su arasında iken ben peygamberdim”<br />
<br />
İnsan, eti kemiği ile değil, ruhunda taşıdığı insani özellikleriyle insandır.<br />
<br />
Bir âlime sormuşlar: insanlar kimlerdir “O da insanlar âlimlerdir. Dünyaya sahip olanlar kimlerdir. O da zahitlerdir. Demiş. peki en alçak olan kimlerdir Oda dünyayı dini pazarlayarak satın almaya çalışan kimselerdir.”<br />
<br />
İnsanın dış görüntüsü ne kadar güzel olursa olsu bunun bir önemi yoktur. Nitekim S.A. kadir Geylani (k.s) şöyle buyurmuş: “Riyakârın dışı temiz olur ama içi pistir.” Önemli olan insani özellikleri ile kalbi ve dışı süslemektir.<br />
<br />
Bu din siyahî bir köleyi erişilmesi mümkün olmayan bir mertebeye ulaştırır. Bunun örnekleri de çoktur. Mesela; Hz Bilal bir siyahî köle iken, Mekke’nin fethinde birçok güzel sesli dururken, Efendimiz (a.s) Hz Bilal’ın, Kâbe’nin çatısına çıkıp ezan okumasını emretmiş, peygamberimiz(a.s) şunu demek istemiş, bu din insanlara renk ve kıyafetlerine bakmasızın, amellerine bakarak kişiyi yükseltir.<br />
<br />
<br />
Allah Teâlâ Kur’an’da,<br />
<br />
“ Muhakkak ki insanı en güzel bir biçimde yarattık”(tin 95/4.)buyuruyor.<br />
<br />
En güzel şekil… Âlimlerimiz, ayet-i kerimede ifade buyrulan bu en güzel, şeklin, vücut özelliklerinin yanı sıra, başka hiçbir varlığa verilmeyen mükemmellikler ve kamalat olduğunu söylüyor.<br />
<br />
Âlemlerin rabbinin yeryüzündeki halifesi olarak yaratılan insan, elbette diğer varlıklara benzemeyecek, en güzel ve en üstün olacaktır.<br />
<br />
İnsan, rabbine ezelde verdiği söze sadık kalmayıp, nefsinin kötü arzularına esir olmuş, şeytanın tuzaklarına aldanmış ise, insanlık sıfatından sıyrılmış oluyor. Cismen insan olarak kalsa bile, her türlü kötülük ve bozgunculuğun beklenebileceği bir varlığa dönüşmüş oluyor. Allah Teâlâ, öyleleri için “aşağıların en aşağısı”(tin 95/5.) sıfatını kullanıyor.<br />
<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın insanlığı eğitmek için gönderdiği peygamberlerin varisi olan rabbani âlimler, bizleri eğitmeye çağırıyor. Onlar her devirde olduğu gibi bugün de yaşantılarıyla, sözleriyle insanı insan olarak yaşatabilmek için çalışıyorlar. İnsanlığı hakka, adalete, barışa ve güzelliklere davet ediyorlar. Kalpleri geçici sevgilerden, baki olana bağlıyorlar.<br />
<br />
Onların ders verdiği o mübarek terbiye okullarında kıyamete kadar bu vazife devam edecektir.<br />
Kendi kurtuluşumuz adına, diğer insanlar adına, insanlık adına, artık bir an önce bu insanlık okulunda yerimizi almamız gerekiyor.<br />
<br />
<br />
İnsan bir yolcu. Rabbinden gelip yine O’na dönen yolda bazen tökezleyip düşen, bazen de kanatlanıp uçarcasına yol alan bir yolcu. Altında, dizgini sağlam tutulmasa hangi çıkmazlara götüreceği belli olmayan bir binek: Nefis. Ve her an önüne düşüp, yolundan saptırmaya hazır sahte bir kılavuz: Şeytan.<br />
<br />
İnsan oğlunu ala-yı illiyyin mertebesine çıkaran şey, kâinatın özeti olması hasebiyle kendi varlığında saklı olan zıtlıklar dünyasında iyi ve güzel adına verdiği mücadelesidir.<br />
<br />
Eğer insanın içinde saklı bu hayır ve şerrin zıtlığı olmasaydı; sadece iyiye, güzele ve hayra yönelik tarafı kalsaydı, o zaman insan olma manasını yitirir, imtihanın sırrı ortadan kalkardı.<br />
<br />
Bu durumda sadece hayırlı ve iyi olanı yapar, melek olurdu.<br />
Oysa yüce rabbimiz, insanoğlundan çok önceleri melekleri zaten yaratmıştı.<br />
<br />
Bazı düşünürler şöyle demişler:<br />
<br />
“Allah c.c. canlıları üç sınıfa göre yarattı (1) melekleri yarattı onlara aklı ihsan etti. Şehvet vermedi dolayısıyla bırakın günah işlemeyi günaha bile niyet etmezler. Yemek yemezler kısacası insanın duymuş olduğu ihtiyaçlara ihtiyaç duymazlar.<br />
<br />
(2) hayvanları yarattı onlara şehvet yerleştirdi akıl nimetinden mahrum etti. Bunun için hayvanlar sorumlu değillerdir.<br />
<br />
<br />
(3)ve Allah en şerefli canlı olan insanı yarattı, ona akıl, şehvet yerleştirdi. Eğer insan akıl nimetini kullanmayıp nefsini yola getirmese hayvanlardan daha da alçak olur.<br />
<br />
Çünkü akıl nefse karşı olarak kullanmalı aksi takdirde oda kötülüğü emreden bir nefise dönüşür. Yazımı bir ayetin mealiyle bitirmek istiyorum.<br />
<br />
Allah Teâlâ “ hatırla ki rabbin meleklere: ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? Dediler. Allah da onlara: sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi” (bakara 1/30.) Allah cümlemize insani güzellikleri nasip eylesin Âmin  <br />
                                                                                                                        Alıntıdır . . .</span></span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fatiha(açılış) Suresi...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=32</link>
			<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 13:09:55 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=32</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #4B0082;"><div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: small;"> FATİHA SURESİ(Kur'an-ı açan açılış suresidir :Feteha)<br />
      بسم الله الرحمن الرحيم<br />
 Bismillâhirrahmânirrahîm.<br />
Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adı ile.<br />
<br />
الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
1.   Elhamdü lillâhi rabbil’âlemîn<br />
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'adır.<br />
<br />
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ<br />
2-  Errahmânirrahîm.<br />
Rahman ve rahimdir.<br />
<br />
مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ<br />
3-  Mâliki yevmiddîn<br />
Din gününün sahibidir<br />
<br />
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ<br />
4-  İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în.<br />
Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.<br />
<br />
اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ<br />
5-  İhdinas-sırâtal müstakîm.<br />
Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet.<br />
<br />
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ<br />
6-  Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayrilmagdûbi aleyhim ve leddâllîn.<br />
Gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil.</span></span></div></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #4B0082;"><div style="text-align: center;"><span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: small;"> FATİHA SURESİ(Kur'an-ı açan açılış suresidir :Feteha)<br />
      بسم الله الرحمن الرحيم<br />
 Bismillâhirrahmânirrahîm.<br />
Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adı ile.<br />
<br />
الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
1.   Elhamdü lillâhi rabbil’âlemîn<br />
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'adır.<br />
<br />
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ<br />
2-  Errahmânirrahîm.<br />
Rahman ve rahimdir.<br />
<br />
مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ<br />
3-  Mâliki yevmiddîn<br />
Din gününün sahibidir<br />
<br />
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ<br />
4-  İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în.<br />
Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.<br />
<br />
اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ<br />
5-  İhdinas-sırâtal müstakîm.<br />
Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet.<br />
<br />
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ<br />
6-  Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayrilmagdûbi aleyhim ve leddâllîn.<br />
Gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil.</span></span></div></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kutsal Kitabımız Kur'an-ı Kerim...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=31</link>
			<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 13:07:40 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=31</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #800000;"><span style="font-weight: bold;"><div style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"> •°• Kur'an-ı Kerîm  •°•<br />
 Allah'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. . .<br />
Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammed'e (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakl edilerek günümüze kadar gelmiştir. Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır. Kur'an'ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:<br />
<br />
"İşte bu Kur'an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız" (En'âm: 155).<br />
<br />
- "Şu indirilmiş Kur'an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. åhirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar" (En'âm: 92).<br />
<br />
- "Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (Nisâ: 82).<br />
<br />
- "O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (Bakara: 185).<br />
<br />
- "Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir" (Bakara: 97).<br />
<br />
- "Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır" (Sâd: 29).<br />
<br />
- Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir:<br />
Bir gün Hz. Ali şöyle dedi: "Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm): "Yakında fitneler kopacaktır" buyurduğunu işittim. Bunun üzerine, "Ey Allah'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum. "Allah'ın kitabı, Kur'an'dır" buyurdular.<br />
Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı:<br />
Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes'elelerin hükmü vardır. O, Hak ile Bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir. Kur'an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, "Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik" demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur.<br />
<br />
* "Kur'an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur."<br />
* "Kur'an-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir."<br />
* "Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir."<br />
* "Kim Allah'ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur."<br />
* "Evlerinizi namaz kılarak ve Kur'an okuyarak nurlandırınız."<br />
<br />
       •°•Kur'an'ın İsimleri  •°•<br />
Kur'an, kelime olarak, "toplamak, okumak, bir araya getirmek" mânalarına gelir. Bu isim, Kur'an'a, bizzat kendisi tarafından verilmiştir (Bakara: 185).<br />
Ayet ve sûreleri bir araya getirdiği; İslâm'ın îtikad, ibâdât, ahlâk, hukuk, v.s. esaslarını toplayıp ihtiva ettiği; dünyada en çok okunan ve okunacak olan kitab olduğu için bu ismi aldığı ifade edilir.<br />
Kur'an'ın daha bir çok isimleri vardır. Bu isimlerden bâzıları şunlardır: Kitab, Fürkan, Zikr, Hükm, Hikmet, Şifa, Hüdâ, Rahmet, Ruh, Beyan, Nimet, Bürhan, Nur, Hakk...<br />
    Not: Namaz kılmayan yada kılamayan biriyseniz muhakkak kuran meali okuyun.Kulluk şuuruna varmanızı sağlayacak ve en kısa zamanda O'nun izni ile kendi istediğinizle başlayacaksınız.Hidayete nail olmamız dileğimle . </span></div></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #800000;"><span style="font-weight: bold;"><div style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"> •°• Kur'an-ı Kerîm  •°•<br />
 Allah'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. . .<br />
Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammed'e (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakl edilerek günümüze kadar gelmiştir. Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır. Kur'an'ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:<br />
<br />
"İşte bu Kur'an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız" (En'âm: 155).<br />
<br />
- "Şu indirilmiş Kur'an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. åhirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar" (En'âm: 92).<br />
<br />
- "Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (Nisâ: 82).<br />
<br />
- "O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (Bakara: 185).<br />
<br />
- "Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir" (Bakara: 97).<br />
<br />
- "Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır" (Sâd: 29).<br />
<br />
- Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir:<br />
Bir gün Hz. Ali şöyle dedi: "Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm): "Yakında fitneler kopacaktır" buyurduğunu işittim. Bunun üzerine, "Ey Allah'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum. "Allah'ın kitabı, Kur'an'dır" buyurdular.<br />
Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı:<br />
Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes'elelerin hükmü vardır. O, Hak ile Bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir. Kur'an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, "Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik" demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur.<br />
<br />
* "Kur'an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur."<br />
* "Kur'an-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir."<br />
* "Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir."<br />
* "Kim Allah'ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur."<br />
* "Evlerinizi namaz kılarak ve Kur'an okuyarak nurlandırınız."<br />
<br />
       •°•Kur'an'ın İsimleri  •°•<br />
Kur'an, kelime olarak, "toplamak, okumak, bir araya getirmek" mânalarına gelir. Bu isim, Kur'an'a, bizzat kendisi tarafından verilmiştir (Bakara: 185).<br />
Ayet ve sûreleri bir araya getirdiği; İslâm'ın îtikad, ibâdât, ahlâk, hukuk, v.s. esaslarını toplayıp ihtiva ettiği; dünyada en çok okunan ve okunacak olan kitab olduğu için bu ismi aldığı ifade edilir.<br />
Kur'an'ın daha bir çok isimleri vardır. Bu isimlerden bâzıları şunlardır: Kitab, Fürkan, Zikr, Hükm, Hikmet, Şifa, Hüdâ, Rahmet, Ruh, Beyan, Nimet, Bürhan, Nur, Hakk...<br />
    Not: Namaz kılmayan yada kılamayan biriyseniz muhakkak kuran meali okuyun.Kulluk şuuruna varmanızı sağlayacak ve en kısa zamanda O'nun izni ile kendi istediğinizle başlayacaksınız.Hidayete nail olmamız dileğimle . </span></div></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Selamun Aleykum...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=30</link>
			<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 12:50:40 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=30</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #4B0082;">  Selamun Aleykum dostlar , ben Ebrar..<br />
         Forum çok yeni çok sessiz güzel bir gelecek bu forumu bekliyor. <img src="http://www.hafizlar.com/frm/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" />) <br />
                       Hepimiz hoş geldik, hayırlı forumlar ..</span></div></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><div style="text-align: center;"><span style="color: #4B0082;">  Selamun Aleykum dostlar , ben Ebrar..<br />
         Forum çok yeni çok sessiz güzel bir gelecek bu forumu bekliyor. <img src="http://www.hafizlar.com/frm/images/smilies/smile.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Smile" title="Smile" />) <br />
                       Hepimiz hoş geldik, hayırlı forumlar ..</span></div></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Selam]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=29</link>
			<pubDate>Thu, 19 May 2011 15:43:56 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=29</guid>
			<description><![CDATA[Selamun aleykum]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Selamun aleykum]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tek Cümle İle Güzide Sahabeler...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=22</link>
			<pubDate>Sun, 26 Sep 2010 03:20:02 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=22</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #708090;"><span style="font-weight: bold;">Peygamberlerden sonra insanların en üstünü: Hz. EBÛ BEKR-İ SIDDÎK <br />
<br />
Adâletin timsâli ikinci büyük halîfe: Hz. ÖMER <br />
<br />
Meleklerin bile hayâ ettiği halîfe: Hz. OSMAN <br />
<br />
Allahın arslanı ve Resûlullahın dâmâdı: Hz. ALİ BİN EBÎ TÂLİB <br />
<br />
Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri: ABDURRAHMAN BİN AVF <br />
<br />
Cennetle müjdelenen ümmetin emîni: EBÛ UBEYDE BİN CERRÂH <br />
<br />
Resûlullahın okçusu: SA'D BİN EBÎ VAKKÂS <br />
<br />
İlk Müslüman olanlardan: TALHÂ BİN UBEYDULLAH <br />
<br />
Cennetle müjdelenenlerden: ZÜBEYR BİN AVVÂM <br />
<br />
Peygamberimizin amcası: ABBÂS BİN ABDÜLMUTTALİB <br />
<br />
Tefsîr âlimlerinin şâhı: ABDULLAH BİN ABBÂS <br />
<br />
Hadîs-i şerîf yazması ile meşhûr sahâbî: ABDULLAH BİN AMR BİN ÂS <br />
<br />
Uhud şehitlerinden: ABDULLAH BİN CAHŞ <br />
<br />
Hz. Ebu Bekir'in oğlu: ABDULLAH BİN EBÎ BEKR-İ SİDDÎK <br />
<br />
Meleklerin yıkadığı sahâbînin oğlu: ABDULLAH BİN HANZALA <br />
<br />
Resûlullahın elçilerinden: ABDULLAH BİN HUZÂFE <br />
<br />
Kur'ân-ı kerîmi açıktan okuyan ilk sahâbî: ABDULLAH BİN MES'ÛD <br />
<br />
En çok hadîs bilen sahâbîlerden: ABDULLAH BİN ÖMER <br />
<br />
Resûlullahın şâiri: ABDULLAH BİN REVÂHA <br />
<br />
Tevratta Resûlullahın alâmetlerini görüp Müslüman olan sahâbî: ABDULLAH BİN SELÂM <br />
<br />
Bedir'de babasına karşı savaşan sahâbî: ABDULLAH BİN SÜHEYL <br />
<br />
Sâhib-ül ezân: ABDULLAH BİN ZEYD <br />
<br />
Medîne'de muhâcirlerden ilk doğan sahâbî: ABDULLAH BİN ZÜBEYR <br />
<br />
Âilece cömert olan sahâbî: ADİ BİN HÂTİM TÂİ <br />
<br />
Meleklerin defnettiği sahâbî: ÂMİR BİN FÜHEYRE <br />
<br />
Şehîd oğlu şehîd: AMMÂR BİN YÂSER <br />
<br />
Meşhûr Arab dâhîlerinden: AMR BİN ÂS <br />
<br />
Arıların koruduğu sahâbî: ÂSIM BİN SÂBİT <br />
<br />
Kıblenin değiştiğini haber veren sahâbî: BERÂ BİN ÂZİB <br />
<br />
Hz. Ebû Bekir'e ilk bîât eden sahabî: BEŞİR BİN SA'D <br />
<br />
Peygamber efendimizin müezzini: BİLÂL-İ HABEŞİ <br />
<br />
Resûlullahın sancaktarı: BÜREYDE BİN HASİB <br />
<br />
Sahâbenin en çok hadîs bildirenlerinden: CÂBİR BİN ABDULLAH <br />
<br />
Cennete uçarak giden sahâbî: CA'FER-İ TAYYÂR <br />
<br />
Cebrâil aleyhisselâmın şekline girdiği sahâbî: DIHYE-İ KELBÎ <br />
<br />
Peygamber efendimizin fedâisi: EBÛ DÜCÂNE <br />
<br />
Mihmândâr-ı Resûlullah: EBÛ EYYÛB-EL ENSÂRÎ <br />
<br />
En çok hadîs-i şerîf rivâyet eden sahâbî: EBÛ HÜREYRE <br />
<br />
Resûlullahın süvârilerinden: EBÛ KATÂDE <br />
<br />
Tevbesi ile meşhûr sahâbî: EBU LÜBÂBE <br />
<br />
Kur'ân-ı kerîmi en iyi okuyan sahâbîlerden: EBÛ MÛSEL-EŞ'ARÎ <br />
<br />
Çok hadîs rivâyet eden yedi sahâbîden: EBÛ SA'ÎD-İ HUDRÎ <br />
<br />
Tek başına hicret eden sahâbî: EBÛ SELEME <br />
<br />
Resulullahın fedâisi: EBÛ TALHÂ <br />
<br />
Gıfarî kâbilsenin reisî: EBÛ ZER GIFÂRÎ <br />
<br />
Kâdılık yapan sahâbîlerden: EBÜDDERDÂ <br />
<br />
Resûlullahın hizmetçisi: ENES BİN MÂLİK <br />
<br />
Evi ilk vakıf olan sahâbî: ERKAM BİN EBİ'L ERKAM <br />
<br />
Câhiliye devrinde de tek bir Allaha inanan sahâbî:ES'AD BİN ZÜRÂRE <br />
<br />
Yemenli sahâbîlerden: FEYRÛZ BİN DEYLEMÎ <br />
<br />
İlk Müslüman sahâbîlerden: HABBÂB BİN ERET <br />
<br />
İlk Müslüman olan sahâbîlerden: HÂLİD BİN SA'ÎD BİN ÂS <br />
<br />
Meleklerin yıkadığı sahâbî: HANZALA BİN EBÛ ÂMİR <br />
<br />
Darağacında ilk namaz kılan sahâbî: HUBEYB BİN ADİY <br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin sırdaşı: HUZEYFE BİN YEMÂN <br />
<br />
Şehîdlerin efendisi: Hz. HAMZA <br />
<br />
Peygamber efendimizin şâirlerinden: KÂ'B BİN MÂLİK <br />
<br />
Resûlullahın süvârilerinden: MİKDÂD BİN ESVED <br />
<br />
Resûlullah efendimizin fedâîlerinden: MUHAMMED BİN MESLEME <br />
<br />
İslâmda ilk öğretmen: MUS'AB BİN UMEYR <br />
<br />
Helâl ve harâmı iyi bilen sahâbî: MU'ÂZ BİN CEBEL <br />
<br />
Hâşimoğullarının en yaşlısı: NEVFEL BİN HÂRİS <br />
<br />
Eshâb-ı kirâmın meşhûr kumandanlarından: NU'MÂN BİN MUKARRİN <br />
<br />
Medîne'de ilk vefât eden muhâcir sahâbî: OSMAN BİN MAZ'ÛN <br />
<br />
Kâbe'nin hizmetinde olan sahâbî: OSMAN BİN TALHÂ <br />
<br />
Peygamber efendimizin hatîblerinden: SÂBİT BİN KAYS <br />
<br />
Ensârın en hayırlılarından: SA'D BİN MU'ÂZ <br />
<br />
Şehîd olurken nasîhat eden sahâbî: SA'D BİN REBİ <br />
<br />
Hz. Ömer'e benzeyen vâli: SAİD BİN ÂMİR <br />
<br />
Kur'ân-ı kerîmi en iyi okuyanlardan: SÂLİM MEVLÂ EBÛ HUZEYFE <br />
<br />
Eshâb-ı kirâmın okçularından: SEHL BİN HANİF <br />
<br />
Medîne'de en son vefât eden sahâbî: SEHL BİN SA'D <br />
<br />
Piyâdelerin en hayırlısı: SELEME BİN EKVÂ <br />
<br />
Kardeşlerinin işkence ettiği sahâbî: SELEME BİN HİŞÂM <br />
<br />
Ehl-i beytten sayılan İranlı sahâbî: SELMÂN-I FÂRİSİ <br />
<br />
Resûlullahın hizmetçisi: SEVBÂN <br />
<br />
Allah yolunda malını mülkünü terkeden sahâbî: SÜHEYB-İ RUMİ <br />
<br />
Yemâme kabîlesi reisi: SÜMÂME BİN ÜSÂL <br />
<br />
Işık Saçan Sahâbî: TUFEYL BİN AMR <br />
<br />
Akabe bî'atlerinde kavminin temsilcisi olan sahâbî: UBÂDE BİN SÂMİT <br />
<br />
Eshâb-ı suffadan: UKBE BİN ÂMİR <br />
<br />
Kırâati ile meşhûr sahâbî: ÜBEYY BİN KÂ'B <br />
<br />
Resûlullahın çok sevdiği sahâbîlerden: ÜSÂME BİN ZEYD <br />
<br />
Eshâb-ı kirâmın sancaktarlarından: ÜSEYD BİN HUDAYR <br />
<br />
Kardeşleri tarafından işkence gören sahâbî: VELÎD BİN VELÎD <br />
<br />
<br />
Âl-i eshabın ruhuna el fatiha! </span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #708090;"><span style="font-weight: bold;">Peygamberlerden sonra insanların en üstünü: Hz. EBÛ BEKR-İ SIDDÎK <br />
<br />
Adâletin timsâli ikinci büyük halîfe: Hz. ÖMER <br />
<br />
Meleklerin bile hayâ ettiği halîfe: Hz. OSMAN <br />
<br />
Allahın arslanı ve Resûlullahın dâmâdı: Hz. ALİ BİN EBÎ TÂLİB <br />
<br />
Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri: ABDURRAHMAN BİN AVF <br />
<br />
Cennetle müjdelenen ümmetin emîni: EBÛ UBEYDE BİN CERRÂH <br />
<br />
Resûlullahın okçusu: SA'D BİN EBÎ VAKKÂS <br />
<br />
İlk Müslüman olanlardan: TALHÂ BİN UBEYDULLAH <br />
<br />
Cennetle müjdelenenlerden: ZÜBEYR BİN AVVÂM <br />
<br />
Peygamberimizin amcası: ABBÂS BİN ABDÜLMUTTALİB <br />
<br />
Tefsîr âlimlerinin şâhı: ABDULLAH BİN ABBÂS <br />
<br />
Hadîs-i şerîf yazması ile meşhûr sahâbî: ABDULLAH BİN AMR BİN ÂS <br />
<br />
Uhud şehitlerinden: ABDULLAH BİN CAHŞ <br />
<br />
Hz. Ebu Bekir'in oğlu: ABDULLAH BİN EBÎ BEKR-İ SİDDÎK <br />
<br />
Meleklerin yıkadığı sahâbînin oğlu: ABDULLAH BİN HANZALA <br />
<br />
Resûlullahın elçilerinden: ABDULLAH BİN HUZÂFE <br />
<br />
Kur'ân-ı kerîmi açıktan okuyan ilk sahâbî: ABDULLAH BİN MES'ÛD <br />
<br />
En çok hadîs bilen sahâbîlerden: ABDULLAH BİN ÖMER <br />
<br />
Resûlullahın şâiri: ABDULLAH BİN REVÂHA <br />
<br />
Tevratta Resûlullahın alâmetlerini görüp Müslüman olan sahâbî: ABDULLAH BİN SELÂM <br />
<br />
Bedir'de babasına karşı savaşan sahâbî: ABDULLAH BİN SÜHEYL <br />
<br />
Sâhib-ül ezân: ABDULLAH BİN ZEYD <br />
<br />
Medîne'de muhâcirlerden ilk doğan sahâbî: ABDULLAH BİN ZÜBEYR <br />
<br />
Âilece cömert olan sahâbî: ADİ BİN HÂTİM TÂİ <br />
<br />
Meleklerin defnettiği sahâbî: ÂMİR BİN FÜHEYRE <br />
<br />
Şehîd oğlu şehîd: AMMÂR BİN YÂSER <br />
<br />
Meşhûr Arab dâhîlerinden: AMR BİN ÂS <br />
<br />
Arıların koruduğu sahâbî: ÂSIM BİN SÂBİT <br />
<br />
Kıblenin değiştiğini haber veren sahâbî: BERÂ BİN ÂZİB <br />
<br />
Hz. Ebû Bekir'e ilk bîât eden sahabî: BEŞİR BİN SA'D <br />
<br />
Peygamber efendimizin müezzini: BİLÂL-İ HABEŞİ <br />
<br />
Resûlullahın sancaktarı: BÜREYDE BİN HASİB <br />
<br />
Sahâbenin en çok hadîs bildirenlerinden: CÂBİR BİN ABDULLAH <br />
<br />
Cennete uçarak giden sahâbî: CA'FER-İ TAYYÂR <br />
<br />
Cebrâil aleyhisselâmın şekline girdiği sahâbî: DIHYE-İ KELBÎ <br />
<br />
Peygamber efendimizin fedâisi: EBÛ DÜCÂNE <br />
<br />
Mihmândâr-ı Resûlullah: EBÛ EYYÛB-EL ENSÂRÎ <br />
<br />
En çok hadîs-i şerîf rivâyet eden sahâbî: EBÛ HÜREYRE <br />
<br />
Resûlullahın süvârilerinden: EBÛ KATÂDE <br />
<br />
Tevbesi ile meşhûr sahâbî: EBU LÜBÂBE <br />
<br />
Kur'ân-ı kerîmi en iyi okuyan sahâbîlerden: EBÛ MÛSEL-EŞ'ARÎ <br />
<br />
Çok hadîs rivâyet eden yedi sahâbîden: EBÛ SA'ÎD-İ HUDRÎ <br />
<br />
Tek başına hicret eden sahâbî: EBÛ SELEME <br />
<br />
Resulullahın fedâisi: EBÛ TALHÂ <br />
<br />
Gıfarî kâbilsenin reisî: EBÛ ZER GIFÂRÎ <br />
<br />
Kâdılık yapan sahâbîlerden: EBÜDDERDÂ <br />
<br />
Resûlullahın hizmetçisi: ENES BİN MÂLİK <br />
<br />
Evi ilk vakıf olan sahâbî: ERKAM BİN EBİ'L ERKAM <br />
<br />
Câhiliye devrinde de tek bir Allaha inanan sahâbî:ES'AD BİN ZÜRÂRE <br />
<br />
Yemenli sahâbîlerden: FEYRÛZ BİN DEYLEMÎ <br />
<br />
İlk Müslüman sahâbîlerden: HABBÂB BİN ERET <br />
<br />
İlk Müslüman olan sahâbîlerden: HÂLİD BİN SA'ÎD BİN ÂS <br />
<br />
Meleklerin yıkadığı sahâbî: HANZALA BİN EBÛ ÂMİR <br />
<br />
Darağacında ilk namaz kılan sahâbî: HUBEYB BİN ADİY <br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin sırdaşı: HUZEYFE BİN YEMÂN <br />
<br />
Şehîdlerin efendisi: Hz. HAMZA <br />
<br />
Peygamber efendimizin şâirlerinden: KÂ'B BİN MÂLİK <br />
<br />
Resûlullahın süvârilerinden: MİKDÂD BİN ESVED <br />
<br />
Resûlullah efendimizin fedâîlerinden: MUHAMMED BİN MESLEME <br />
<br />
İslâmda ilk öğretmen: MUS'AB BİN UMEYR <br />
<br />
Helâl ve harâmı iyi bilen sahâbî: MU'ÂZ BİN CEBEL <br />
<br />
Hâşimoğullarının en yaşlısı: NEVFEL BİN HÂRİS <br />
<br />
Eshâb-ı kirâmın meşhûr kumandanlarından: NU'MÂN BİN MUKARRİN <br />
<br />
Medîne'de ilk vefât eden muhâcir sahâbî: OSMAN BİN MAZ'ÛN <br />
<br />
Kâbe'nin hizmetinde olan sahâbî: OSMAN BİN TALHÂ <br />
<br />
Peygamber efendimizin hatîblerinden: SÂBİT BİN KAYS <br />
<br />
Ensârın en hayırlılarından: SA'D BİN MU'ÂZ <br />
<br />
Şehîd olurken nasîhat eden sahâbî: SA'D BİN REBİ <br />
<br />
Hz. Ömer'e benzeyen vâli: SAİD BİN ÂMİR <br />
<br />
Kur'ân-ı kerîmi en iyi okuyanlardan: SÂLİM MEVLÂ EBÛ HUZEYFE <br />
<br />
Eshâb-ı kirâmın okçularından: SEHL BİN HANİF <br />
<br />
Medîne'de en son vefât eden sahâbî: SEHL BİN SA'D <br />
<br />
Piyâdelerin en hayırlısı: SELEME BİN EKVÂ <br />
<br />
Kardeşlerinin işkence ettiği sahâbî: SELEME BİN HİŞÂM <br />
<br />
Ehl-i beytten sayılan İranlı sahâbî: SELMÂN-I FÂRİSİ <br />
<br />
Resûlullahın hizmetçisi: SEVBÂN <br />
<br />
Allah yolunda malını mülkünü terkeden sahâbî: SÜHEYB-İ RUMİ <br />
<br />
Yemâme kabîlesi reisi: SÜMÂME BİN ÜSÂL <br />
<br />
Işık Saçan Sahâbî: TUFEYL BİN AMR <br />
<br />
Akabe bî'atlerinde kavminin temsilcisi olan sahâbî: UBÂDE BİN SÂMİT <br />
<br />
Eshâb-ı suffadan: UKBE BİN ÂMİR <br />
<br />
Kırâati ile meşhûr sahâbî: ÜBEYY BİN KÂ'B <br />
<br />
Resûlullahın çok sevdiği sahâbîlerden: ÜSÂME BİN ZEYD <br />
<br />
Eshâb-ı kirâmın sancaktarlarından: ÜSEYD BİN HUDAYR <br />
<br />
Kardeşleri tarafından işkence gören sahâbî: VELÎD BİN VELÎD <br />
<br />
<br />
Âl-i eshabın ruhuna el fatiha! </span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ne Mutlu Ümmü Mihcen'e..!]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=21</link>
			<pubDate>Sun, 26 Sep 2010 03:15:45 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=21</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #708090;"><span style="font-weight: bold;">Peygamberimizin güzel şehri Medine’nin kenar mahallelerinde oturan Ümmü Mihcen adında yaşlı bir kadın vardı. Kendisi temiz olduğu kadar düşünceleri de tertemiz olan bu mübarek kadın bir gün; <br />
<br />
- Madem ki yüce Allah benim kalbimi imansızlıktan temizledi ben de onun evini temiz tutayım diyerek her gün mescidi temizlemeye karar verdi. <br />
<br />
Artık elinden geldiği kadar müslümanların ibadet ettiği ve Peygamberimizin sohbet yaptığı Mescid-i Nebevi’yi temizleyecekti. <br />
<br />
Fakirdi ama duyguları pırıl pırıldı. Mescidi her temizleyişte kendi kalbi de temizlenmişçesine huzur duyuyorruhunda neşe ve mutluluk heyecanı hissediyordu. <br />
<br />
Ümmü Mihcen’in mescidi temizlemesi en fazla Peygamberimizin hoşuna gidiyordu. Onun için Peygamberimiz onu çok seviyordu. Sık sık hal ve hatırını soruyordu. <br />
<br />
Gün geldi Ümmü Mihcen hastalandı. Günlerce ne Peygamber Efendimizin mescidini temizleyebildi ne de O’nun mübarek yüzünü görebildi. Ümmi Mihcen bu duruma o kadar çok üzülüyordu ki… Hemen iyileşmek ve tekrar mescitteki görevine devam etmek istiyordu. Ama hastalığı onun mescide gitmesine mani oluyordu. Onun için üzüntüsünden sürekli ağlıyordu. <br />
<br />
Peygamber Efendimiz onu bir kaç gün göremeyince sordu. Komşuları: <br />
<br />
- Hastadır ey Allah'ın Peygamberi dediler. <br />
<br />
Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz Medine’nin kenar mahallesinde oturan Ümmü Mihcen’in evine doğru yürüdü. Peygamberimizden önce gidenler hasta kadına: <br />
<br />
- Müjdeler olsun sana ey Ümmü Mihcen Peygamber Efendimiz seni ziyarete geliyor dediler. <br />
<br />
Ümmü Mihcen bu müjdeyi aldığı zaman heyecandan ne yapacağını bilemedi. Hastalığın halsiz bıraktığı kalbi hızla çarpmaya başladı. Çok geçmeden tatlı bir ses duyuldu: <br />
<br />
- Esselâmü aleyküm diyordu Peygamber Efendimiz… <br />
<br />
Ümmü Mihcen utangaç ve kısık bir sesle: <br />
<br />
- Ve aleykümüsselâm ey Allah'ın Resulü diye cevap verdi. <br />
<br />
Ziyaret kısa sürdü. Fakat Ümmü Mihcen için bu zamanın değeri gerçekte çok büyüktü. Çünkü Allah’ın Peygamberi ziyaretine gelmişti. Artık ölse de gam yemezdi. <br />
<br />
Bundan sonra Sevgili Peygamberimiz sürekli Ümmü Mihcen'in nasıl olduğunu komşularına soruyor onun sağlık durumu hakkında bilgi alıyordu. Nihayet bir gün komşularına: <br />
<br />
- Ümmü Mihcen vefat ederse haberim olmadan onu gömmeyin buyurdu. <br />
<br />
Nihayet bir akşam üzeri Ümmü Mihcen o tertemiz ruhunu teslim etti. <br />
<br />
Komşuları vakit geçirmeden onu yıkayıp kefenlediler. Hazırlık tamam olunca yola çıktılar. Ona namaz kıldırması için Peygamber Efendimiz’in evine doğru ilerlemeye başladılar. Ancak yatsı namazı kılınmışPeygamber Efendimiz uyumuştu. <br />
<br />
Bu haber gelenleri üzdü. Kendi aralarında: <br />
<br />
- Demek nasibi bu kadarmış <br />
<br />
- Ne de iyi bir kadındı <br />
<br />
- Ne zaman görsek mescidi temizlerdi <br />
<br />
- Acaba Peygamberimizi uyandırsak mı?!.. <br />
<br />
- Peygamber Efendimizi rahatsız etmemiz doğru olmaz <br />
<br />
- Ama Peygamberimiz kendisine haber verilmesini istemişti. Bilmeden bir hata etmiş olmayalım <br />
<br />
- Bence Peygamberimizi rahatsız etmeyelim <br />
<br />
Bu tür endişelerden dolayı Ümmü Mihcen Peygamberimize haber verilmeden kabristana götürüldü.. Cenaze namazı kılındı ve toprağa verildi. <br />
<br />
Sabahleyin Peygamber Efendimiz onu sorduğunda: <br />
<br />
- Ey Allah'ın Resulü! O vefat etti bizde onu defnettik. Aslında biz onu yıkayıp kefenledikten sonra size geldik. Fakat siz uyuyordunuz. Uyandırıp sizi rahatsız etmek istemedik dediler. <br />
<br />
Peygamberimiz çok üzüldü. Çünkü onun cenaze namazını kendisi kıldırmak istiyordu. <br />
<br />
- Yürüyün o halde benimle… dedi. <br />
<br />
Arkadaşlarıyla birlikte Bakî kabristanına doğru gittiler. Komşuları Ümmü Mihcen'in mezarını gösterdiler. Peygamber Efendimiz ve arkadaşları Ümmü Mihcen için tekrar cenaze namazı kıldılar. Bol bol dua edip oradan ayrıldılar. <br />
<br />
Böylece Peygamberimiz onun yanına hem hayatta iken hem de vefat ettiğinde gelmiş onu ziyaret etmiş oldu. Ümmü Mihcen bu güzel ödülü Peygamberimizin mescidini temizlemesi karşılığında elde etmişti. <br />
<br />
Ne mutlu Ümmü Mihcen’e…</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #708090;"><span style="font-weight: bold;">Peygamberimizin güzel şehri Medine’nin kenar mahallelerinde oturan Ümmü Mihcen adında yaşlı bir kadın vardı. Kendisi temiz olduğu kadar düşünceleri de tertemiz olan bu mübarek kadın bir gün; <br />
<br />
- Madem ki yüce Allah benim kalbimi imansızlıktan temizledi ben de onun evini temiz tutayım diyerek her gün mescidi temizlemeye karar verdi. <br />
<br />
Artık elinden geldiği kadar müslümanların ibadet ettiği ve Peygamberimizin sohbet yaptığı Mescid-i Nebevi’yi temizleyecekti. <br />
<br />
Fakirdi ama duyguları pırıl pırıldı. Mescidi her temizleyişte kendi kalbi de temizlenmişçesine huzur duyuyorruhunda neşe ve mutluluk heyecanı hissediyordu. <br />
<br />
Ümmü Mihcen’in mescidi temizlemesi en fazla Peygamberimizin hoşuna gidiyordu. Onun için Peygamberimiz onu çok seviyordu. Sık sık hal ve hatırını soruyordu. <br />
<br />
Gün geldi Ümmü Mihcen hastalandı. Günlerce ne Peygamber Efendimizin mescidini temizleyebildi ne de O’nun mübarek yüzünü görebildi. Ümmi Mihcen bu duruma o kadar çok üzülüyordu ki… Hemen iyileşmek ve tekrar mescitteki görevine devam etmek istiyordu. Ama hastalığı onun mescide gitmesine mani oluyordu. Onun için üzüntüsünden sürekli ağlıyordu. <br />
<br />
Peygamber Efendimiz onu bir kaç gün göremeyince sordu. Komşuları: <br />
<br />
- Hastadır ey Allah'ın Peygamberi dediler. <br />
<br />
Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz Medine’nin kenar mahallesinde oturan Ümmü Mihcen’in evine doğru yürüdü. Peygamberimizden önce gidenler hasta kadına: <br />
<br />
- Müjdeler olsun sana ey Ümmü Mihcen Peygamber Efendimiz seni ziyarete geliyor dediler. <br />
<br />
Ümmü Mihcen bu müjdeyi aldığı zaman heyecandan ne yapacağını bilemedi. Hastalığın halsiz bıraktığı kalbi hızla çarpmaya başladı. Çok geçmeden tatlı bir ses duyuldu: <br />
<br />
- Esselâmü aleyküm diyordu Peygamber Efendimiz… <br />
<br />
Ümmü Mihcen utangaç ve kısık bir sesle: <br />
<br />
- Ve aleykümüsselâm ey Allah'ın Resulü diye cevap verdi. <br />
<br />
Ziyaret kısa sürdü. Fakat Ümmü Mihcen için bu zamanın değeri gerçekte çok büyüktü. Çünkü Allah’ın Peygamberi ziyaretine gelmişti. Artık ölse de gam yemezdi. <br />
<br />
Bundan sonra Sevgili Peygamberimiz sürekli Ümmü Mihcen'in nasıl olduğunu komşularına soruyor onun sağlık durumu hakkında bilgi alıyordu. Nihayet bir gün komşularına: <br />
<br />
- Ümmü Mihcen vefat ederse haberim olmadan onu gömmeyin buyurdu. <br />
<br />
Nihayet bir akşam üzeri Ümmü Mihcen o tertemiz ruhunu teslim etti. <br />
<br />
Komşuları vakit geçirmeden onu yıkayıp kefenlediler. Hazırlık tamam olunca yola çıktılar. Ona namaz kıldırması için Peygamber Efendimiz’in evine doğru ilerlemeye başladılar. Ancak yatsı namazı kılınmışPeygamber Efendimiz uyumuştu. <br />
<br />
Bu haber gelenleri üzdü. Kendi aralarında: <br />
<br />
- Demek nasibi bu kadarmış <br />
<br />
- Ne de iyi bir kadındı <br />
<br />
- Ne zaman görsek mescidi temizlerdi <br />
<br />
- Acaba Peygamberimizi uyandırsak mı?!.. <br />
<br />
- Peygamber Efendimizi rahatsız etmemiz doğru olmaz <br />
<br />
- Ama Peygamberimiz kendisine haber verilmesini istemişti. Bilmeden bir hata etmiş olmayalım <br />
<br />
- Bence Peygamberimizi rahatsız etmeyelim <br />
<br />
Bu tür endişelerden dolayı Ümmü Mihcen Peygamberimize haber verilmeden kabristana götürüldü.. Cenaze namazı kılındı ve toprağa verildi. <br />
<br />
Sabahleyin Peygamber Efendimiz onu sorduğunda: <br />
<br />
- Ey Allah'ın Resulü! O vefat etti bizde onu defnettik. Aslında biz onu yıkayıp kefenledikten sonra size geldik. Fakat siz uyuyordunuz. Uyandırıp sizi rahatsız etmek istemedik dediler. <br />
<br />
Peygamberimiz çok üzüldü. Çünkü onun cenaze namazını kendisi kıldırmak istiyordu. <br />
<br />
- Yürüyün o halde benimle… dedi. <br />
<br />
Arkadaşlarıyla birlikte Bakî kabristanına doğru gittiler. Komşuları Ümmü Mihcen'in mezarını gösterdiler. Peygamber Efendimiz ve arkadaşları Ümmü Mihcen için tekrar cenaze namazı kıldılar. Bol bol dua edip oradan ayrıldılar. <br />
<br />
Böylece Peygamberimiz onun yanına hem hayatta iken hem de vefat ettiğinde gelmiş onu ziyaret etmiş oldu. Ümmü Mihcen bu güzel ödülü Peygamberimizin mescidini temizlemesi karşılığında elde etmişti. <br />
<br />
Ne mutlu Ümmü Mihcen’e…</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hanım sahabelerin isimleri...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=20</link>
			<pubDate>Sun, 26 Sep 2010 03:11:33 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=20</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #708090;">Hanım sahabe isimleri <br />
<br />
Peygamberimizin Hanımları<br />
Ayse-i Siddiyka (ra)<br />
Cuveyriye Bint-i Haris (ra)<br />
Hafsa (ra)<br />
Hatice-yi Kübra (ra)<br />
Meymune bint-i Haris (ra)<br />
Safiye Bint-i Hayy (ra)<br />
Sûde Bint-i Zem'a (ra)<br />
Ümm-i Habibe (ra)<br />
Ümm-i Seleme (ra)<br />
Zeyneb Bint-i Cahş(ra)<br />
Zeyneb Bint-i Huzeyme (ra)<br />
Peygamberimizin Kızları<br />
Fatıma (ra)<br />
Rukiyye (ra)<br />
Ümmü Gülsum (ra)<br />
Zeynep (ra)<br />
Peygamberimizin Torunları<br />
<br />
Emame Bint-i Ebi'l As (ra)<br />
Zeynep Bint-i Ali bEbî Tâlib (ra)<br />
Hala ve Teyzeleri<br />
Erva Binti Abdülmüttalib (ra)<br />
Halide binti Esved (ra)<br />
Safiyye Binti Abdülmuttalib (ra)<br />
Ümmü Haram (ra)<br />
<br />
<br />
<br />
Diğer Hanım Sahabiler<br />
<br />
Afra Hatun (ra)<br />
Âtike Binti Zeyd (ra)<br />
Cemile Binti Sabit (ra)<br />
Cemile Binti Übey İbni Selül (ra)<br />
Dürre Bint-i Ebi Leheb (ra)<br />
Esma Bint-i Amr (ra)<br />
Esma Bint-i Umeys (ra)<br />
Esma Binti Yezid (ra)<br />
Fatima Bin Esed (ra)<br />
Fatime- Bint-i Hattab (ra)<br />
Fatime Bint-i Kays (ra)<br />
Habibe Binti Cahş (ra)<br />
Hâlime Hatun (ra)<br />
Hind Binti Amr (ra) <br />
Hamne Binti Cahş (ra)<br />
Havle Binti Hakim (ra)<br />
Havle Binti Kays (ra)<br />
Havle Binti Salebe (ra)<br />
Hind Binti Utbe (ra)<br />
Huleyde Binti Kays (ra)<br />
Hünsa Amr İbni eş-Şerid (ra)<br />
Leyla bint-i Ebi Hasme (ra)<br />
Rubeyyi Binti Muavviz (ra) <br />
Seffane Binti Hatim (ra)<br />
Sümeyye Binti Habbat (ra)<br />
Sümeyra Binti Kays (ra)<br />
Şeyma Binti Hâris (ra)<br />
Şifa Binti Abdullah (ra)<br />
Tümadır Binti Amr (ra)<br />
Ümmü Atıyye (ra)<br />
Ümmü Büceyd (ra)<br />
Ümmü Eymen (ra)<br />
Ümmü Fadl (ra)<br />
Ümmü Hâni (ra)<br />
Ümmü Kühha (ra)<br />
Ümmü Şerik (ra)<br />
Ümmü Gülsüm Binti Ukbe (ra)<br />
Ümmü Hakim Binti Haris (ra)<br />
Ümmü Mabed (ra)<br />
Ümmü Râfi Selmâ (ra)<br />
Ümmü Ruman (ra)<br />
Ümmü Süleym (ra)<br />
Ümm-i Ümare (ra)<br />
Ümm-ül Hayr Bint-i Sahr (ra)<br />
Ümmü Varaka (ra)<br />
Ümmü Zer Gifarriye (ra)<br />
Zinnire (ra)</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #708090;">Hanım sahabe isimleri <br />
<br />
Peygamberimizin Hanımları<br />
Ayse-i Siddiyka (ra)<br />
Cuveyriye Bint-i Haris (ra)<br />
Hafsa (ra)<br />
Hatice-yi Kübra (ra)<br />
Meymune bint-i Haris (ra)<br />
Safiye Bint-i Hayy (ra)<br />
Sûde Bint-i Zem'a (ra)<br />
Ümm-i Habibe (ra)<br />
Ümm-i Seleme (ra)<br />
Zeyneb Bint-i Cahş(ra)<br />
Zeyneb Bint-i Huzeyme (ra)<br />
Peygamberimizin Kızları<br />
Fatıma (ra)<br />
Rukiyye (ra)<br />
Ümmü Gülsum (ra)<br />
Zeynep (ra)<br />
Peygamberimizin Torunları<br />
<br />
Emame Bint-i Ebi'l As (ra)<br />
Zeynep Bint-i Ali bEbî Tâlib (ra)<br />
Hala ve Teyzeleri<br />
Erva Binti Abdülmüttalib (ra)<br />
Halide binti Esved (ra)<br />
Safiyye Binti Abdülmuttalib (ra)<br />
Ümmü Haram (ra)<br />
<br />
<br />
<br />
Diğer Hanım Sahabiler<br />
<br />
Afra Hatun (ra)<br />
Âtike Binti Zeyd (ra)<br />
Cemile Binti Sabit (ra)<br />
Cemile Binti Übey İbni Selül (ra)<br />
Dürre Bint-i Ebi Leheb (ra)<br />
Esma Bint-i Amr (ra)<br />
Esma Bint-i Umeys (ra)<br />
Esma Binti Yezid (ra)<br />
Fatima Bin Esed (ra)<br />
Fatime- Bint-i Hattab (ra)<br />
Fatime Bint-i Kays (ra)<br />
Habibe Binti Cahş (ra)<br />
Hâlime Hatun (ra)<br />
Hind Binti Amr (ra) <br />
Hamne Binti Cahş (ra)<br />
Havle Binti Hakim (ra)<br />
Havle Binti Kays (ra)<br />
Havle Binti Salebe (ra)<br />
Hind Binti Utbe (ra)<br />
Huleyde Binti Kays (ra)<br />
Hünsa Amr İbni eş-Şerid (ra)<br />
Leyla bint-i Ebi Hasme (ra)<br />
Rubeyyi Binti Muavviz (ra) <br />
Seffane Binti Hatim (ra)<br />
Sümeyye Binti Habbat (ra)<br />
Sümeyra Binti Kays (ra)<br />
Şeyma Binti Hâris (ra)<br />
Şifa Binti Abdullah (ra)<br />
Tümadır Binti Amr (ra)<br />
Ümmü Atıyye (ra)<br />
Ümmü Büceyd (ra)<br />
Ümmü Eymen (ra)<br />
Ümmü Fadl (ra)<br />
Ümmü Hâni (ra)<br />
Ümmü Kühha (ra)<br />
Ümmü Şerik (ra)<br />
Ümmü Gülsüm Binti Ukbe (ra)<br />
Ümmü Hakim Binti Haris (ra)<br />
Ümmü Mabed (ra)<br />
Ümmü Râfi Selmâ (ra)<br />
Ümmü Ruman (ra)<br />
Ümmü Süleym (ra)<br />
Ümm-i Ümare (ra)<br />
Ümm-ül Hayr Bint-i Sahr (ra)<br />
Ümmü Varaka (ra)<br />
Ümmü Zer Gifarriye (ra)<br />
Zinnire (ra)</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yağmurla gelen ...]]></title>
			<link>http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=19</link>
			<pubDate>Sun, 19 Sep 2010 13:59:58 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.hafizlar.com/frm/showthread.php?tid=19</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;">Az vakti kalanlara,<br />
Ey kavmim! Haydi artık günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O'na yönelin ki, size gökten bolca rahmet ve bereket yağdırsın; gücünüze güç katsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin. [Hûd, 52&#93;<br />
<br />
Hakk cemâlin Kâbe'sini kıldı âşıklar tavaf<br />
Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan<br />
<br />
<img src="http://666kb.com/i/bmt8izia1mo855pcm.jpg" border="0" alt="[Resim: bmt8izia1mo855pcm.jpg&#93;" /><br />
<br />
Gönlüm, sevgilinin gönlü ile beraber, dilsiz, dudaksız feryâd edip duruyor. "Susarak konuşma" dedikler böyle bir şey olsa gerek… Kamış, şekerle dolu olursa, ses vermez; eğer sen kamış değilsen; içini kötü duygulardan, benlikden temizlemiş, boşaltmış isen, dudağını, kulağını neyzenin dudağına yaklaştırıp manevî şekerler çiğnersin. İşte öylesi bir candan ferahfeza nefeslerdir duyacaklarınız. [249. mestmp3&#93;<br />
<br />
"Sen hamûş ol, macerâyı çesm-i giryân söylesin!"<br />
(Sen sus, macerayı ağlayan gözler söylesin)<br />
<br />
Nasıl ağlamayalım dün gece evinde yağmur vardı, Temmuz ayında göğün kapıları açılıverdi de haremi pâkine Hakk'ın lütuf bulutlarından Rahmet yağmurları indi. İnsanın taş kesilmesin diye, taşın insan kesildiği evin feryadına daha fazla dayanamadı gökler:<br />
Yağmur; seni bekleyen bir taş da ben olsaydım<br />
<br />
<br />
Binler aşığın nazarını celbeden o evin cazibesine tutulan pervanelerin feryadına ses verdi gökler:<br />
Yağmur; Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım<br />
<br />
<br />
Uzak ülkelerden gelen Rahman'ın misafirlerine, visâlin taliplerine ikram edildi gök sofrasından:<br />
Yağmur, Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım<br />
<br />
<br />
Vareden'in adıyla insanlığa inen Nûru, alemlere Rahmet olarak gönderilen yağmur bildik biz ve O'nun yağmuru sevdiği gibi sevdik; "Daha Hakkın rahmetinden yeni gelmiştir, üzerindeki cemal tecellisi tazedir" diyerek…<br />
<br />
<br />
Hem her bir damlası bir meleğin kanadında inen üzerimize düşen bu zerre, ya beyt-i mamur'a meleklerin kıblesine dokunmuşsa,<br />
Rahmetinin damlası cennetim olmaz mı sultanım<br />
<br />
<br />
Geceleri uyan ve Hakk'a yürü! Çünkü gece, senin için sırlar yurduna rehberlik eder. Herkes uyurken ilâhî aşk sırları, mânâ zevkleri gönlüne bereketli bir yağmur gibi yağar. Çünkü geceleyin gönül pencereleri açılır, ötelerden nasipler gelir. Lâkin bu hâller, yabancıların gözlerinden gizlenir. [Hz. Pir Mevlana&#93;<br />
<br />
<br />
İşte bir gece vakti, böylesi bir yağmurda ıslandık efendim …<br />
<br />
Şeyh-i Ekber Hazretlerinin işareti olmasaydı daha devam ederdik ama, buraya kadarmış;<br />
<br />
İbn-i Arabi hazretleri Mısır'da bir tarikat cemaatinin davetine icabet eder. Orada bir takım şeyhler de davetli olarak bulunmaktadır. Ev sahibi hazırladığı yemekleri açılan sofraya döşeyip misafirleri buyur ettiği sırada her nasılsa içine küçük abdest yapılması için (tebevvül) yapılan hiç kullanılmamış olan sırça çanak da sofraya getirilir. Bu sırça kap erenlerden birinin şerbet içmesi için kullanılınca derhal lisân-ı hâl ile Cenab-ı Hakk'a:<br />
<br />
"Ya Rabbi, sana hamd ü sena olsun ki, bana evliyaya maşraba (bardak) olmayı nasib eyledin, bundan sonra başka bir iş için kullanılmayı istemiyorum!" diyerek kırılıp paramparça olur. Bunun üzerine Şeyh-i Ekber hazretleri oradakilere "Bu çanağın söylediklerini duydunuz mu?" diye sorar. Onlar da "Evet, işittik" diye cevap verirler. Şeyh Hazretleri:<br />
<br />
"Ben başka bir şey daha idrak ettim, o çanak dedi ki: Ben cansız bir eşya olduğum halde, idrak sahiplerince kullanılmak şerefine eriştikten sonra artık temiz olmayan bir şeyin kabı olmak istemediğim için kendimi kırıp yok ettim. Sizin kalpleriniz de gerek iman şerbetine gerek temiz irfan şarabına kap olmakla beraber her biriniz cihanın göz bebeğisiniz. Artık o gayb hazinesi olan kalplerinizi aldanış yurdu olan dünya sevgisine, şehvet ve hevâ pisliğine yer olmasına nasıl razı olursunuz?"<br />
<br />
Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,<br />
Minicik gövdeme yüklü kafdağı,<br />
Bir zerreciğim ki , arş'a gebeyim,<br />
Dev sancılarımın budur kaynağı!<br />
<br />
Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar! Hz. Muhammed'i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!" Ey azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her şeyi bilen gönül! Gel! Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey sevgili gel de simdi sana canımı da vereyim! Ey sevgili, ilacım da sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin, çaresiz gönlümde senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Ne olur Gel artık!<br />
<br />
<br />
İşte hali her dem hata ve isyan olan fakirin yağmurdan sonra Hakk'ın rahmetinin tuğyân ettiği Şaban-ı Şerif'te, haremi pâkinden niyazımız o dur ki:<br />
<br />
Mevlam, cümlemizi, Resulu Kibriya efendimizin şefkat nazarıyla gelen şifâ, hidâyet ve rahmetiyle buluşturup huzur içinde vuslat-ı ilâhîye koşan bahtiyar kullarından eylesin!<br />
<br />
Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,<br />
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler<br />
<br />
Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,<br />
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .<br />
<br />
Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;<br />
Yüksek müsaadelerinizle<br />
<br />
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin<br />
<br />
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da<br />
huzur bulasınız efendim <br />
<br />
BİR ÜMİT . . .<br />
Not: Alıntıdır.</div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;">Az vakti kalanlara,<br />
Ey kavmim! Haydi artık günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O'na yönelin ki, size gökten bolca rahmet ve bereket yağdırsın; gücünüze güç katsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin. [Hûd, 52]<br />
<br />
Hakk cemâlin Kâbe'sini kıldı âşıklar tavaf<br />
Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan<br />
<br />
<img src="http://666kb.com/i/bmt8izia1mo855pcm.jpg" border="0" alt="[Resim: bmt8izia1mo855pcm.jpg]" /><br />
<br />
Gönlüm, sevgilinin gönlü ile beraber, dilsiz, dudaksız feryâd edip duruyor. "Susarak konuşma" dedikler böyle bir şey olsa gerek… Kamış, şekerle dolu olursa, ses vermez; eğer sen kamış değilsen; içini kötü duygulardan, benlikden temizlemiş, boşaltmış isen, dudağını, kulağını neyzenin dudağına yaklaştırıp manevî şekerler çiğnersin. İşte öylesi bir candan ferahfeza nefeslerdir duyacaklarınız. [249. mestmp3]<br />
<br />
"Sen hamûş ol, macerâyı çesm-i giryân söylesin!"<br />
(Sen sus, macerayı ağlayan gözler söylesin)<br />
<br />
Nasıl ağlamayalım dün gece evinde yağmur vardı, Temmuz ayında göğün kapıları açılıverdi de haremi pâkine Hakk'ın lütuf bulutlarından Rahmet yağmurları indi. İnsanın taş kesilmesin diye, taşın insan kesildiği evin feryadına daha fazla dayanamadı gökler:<br />
Yağmur; seni bekleyen bir taş da ben olsaydım<br />
<br />
<br />
Binler aşığın nazarını celbeden o evin cazibesine tutulan pervanelerin feryadına ses verdi gökler:<br />
Yağmur; Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım<br />
<br />
<br />
Uzak ülkelerden gelen Rahman'ın misafirlerine, visâlin taliplerine ikram edildi gök sofrasından:<br />
Yağmur, Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım<br />
<br />
<br />
Vareden'in adıyla insanlığa inen Nûru, alemlere Rahmet olarak gönderilen yağmur bildik biz ve O'nun yağmuru sevdiği gibi sevdik; "Daha Hakkın rahmetinden yeni gelmiştir, üzerindeki cemal tecellisi tazedir" diyerek…<br />
<br />
<br />
Hem her bir damlası bir meleğin kanadında inen üzerimize düşen bu zerre, ya beyt-i mamur'a meleklerin kıblesine dokunmuşsa,<br />
Rahmetinin damlası cennetim olmaz mı sultanım<br />
<br />
<br />
Geceleri uyan ve Hakk'a yürü! Çünkü gece, senin için sırlar yurduna rehberlik eder. Herkes uyurken ilâhî aşk sırları, mânâ zevkleri gönlüne bereketli bir yağmur gibi yağar. Çünkü geceleyin gönül pencereleri açılır, ötelerden nasipler gelir. Lâkin bu hâller, yabancıların gözlerinden gizlenir. [Hz. Pir Mevlana]<br />
<br />
<br />
İşte bir gece vakti, böylesi bir yağmurda ıslandık efendim …<br />
<br />
Şeyh-i Ekber Hazretlerinin işareti olmasaydı daha devam ederdik ama, buraya kadarmış;<br />
<br />
İbn-i Arabi hazretleri Mısır'da bir tarikat cemaatinin davetine icabet eder. Orada bir takım şeyhler de davetli olarak bulunmaktadır. Ev sahibi hazırladığı yemekleri açılan sofraya döşeyip misafirleri buyur ettiği sırada her nasılsa içine küçük abdest yapılması için (tebevvül) yapılan hiç kullanılmamış olan sırça çanak da sofraya getirilir. Bu sırça kap erenlerden birinin şerbet içmesi için kullanılınca derhal lisân-ı hâl ile Cenab-ı Hakk'a:<br />
<br />
"Ya Rabbi, sana hamd ü sena olsun ki, bana evliyaya maşraba (bardak) olmayı nasib eyledin, bundan sonra başka bir iş için kullanılmayı istemiyorum!" diyerek kırılıp paramparça olur. Bunun üzerine Şeyh-i Ekber hazretleri oradakilere "Bu çanağın söylediklerini duydunuz mu?" diye sorar. Onlar da "Evet, işittik" diye cevap verirler. Şeyh Hazretleri:<br />
<br />
"Ben başka bir şey daha idrak ettim, o çanak dedi ki: Ben cansız bir eşya olduğum halde, idrak sahiplerince kullanılmak şerefine eriştikten sonra artık temiz olmayan bir şeyin kabı olmak istemediğim için kendimi kırıp yok ettim. Sizin kalpleriniz de gerek iman şerbetine gerek temiz irfan şarabına kap olmakla beraber her biriniz cihanın göz bebeğisiniz. Artık o gayb hazinesi olan kalplerinizi aldanış yurdu olan dünya sevgisine, şehvet ve hevâ pisliğine yer olmasına nasıl razı olursunuz?"<br />
<br />
Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,<br />
Minicik gövdeme yüklü kafdağı,<br />
Bir zerreciğim ki , arş'a gebeyim,<br />
Dev sancılarımın budur kaynağı!<br />
<br />
Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar! Hz. Muhammed'i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!" Ey azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her şeyi bilen gönül! Gel! Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey sevgili gel de simdi sana canımı da vereyim! Ey sevgili, ilacım da sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin, çaresiz gönlümde senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Ne olur Gel artık!<br />
<br />
<br />
İşte hali her dem hata ve isyan olan fakirin yağmurdan sonra Hakk'ın rahmetinin tuğyân ettiği Şaban-ı Şerif'te, haremi pâkinden niyazımız o dur ki:<br />
<br />
Mevlam, cümlemizi, Resulu Kibriya efendimizin şefkat nazarıyla gelen şifâ, hidâyet ve rahmetiyle buluşturup huzur içinde vuslat-ı ilâhîye koşan bahtiyar kullarından eylesin!<br />
<br />
Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,<br />
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Mâh-ı Nebi olan Şaban-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler<br />
<br />
Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,<br />
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .<br />
<br />
Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;<br />
Yüksek müsaadelerinizle<br />
<br />
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin<br />
<br />
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da<br />
huzur bulasınız efendim <br />
<br />
BİR ÜMİT . . .<br />
Not: Alıntıdır.</div>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>
